CENNETTEN ÇIKMA-İKİNCİ EL

ruhibirbanyo tarafından

“…Fakat işte ben 13 yaşımdayken, köye gitmeden evvel, sıcak bir öğlen günü, incir ağacının gölgesinde uyuyan dedem, rüyasında Hz.Muhammed’i görmüş. Ona, bulunduğu ağaçtan bir yaprak koparmasını, yaprağın içindeki sütü akıtmasını ve o sütün kendisine yol göstereceğini söylemiş…”

Koleksiyonerlik olaylarıyla ilgilendiğimi daha önce de anlatmıştım. Gerçi, amatör düzeyde bile değildi benim ilgim ama yine de işin içine girdiğinizde birçok ilginç durumla karşı karşıya geliyorsunuz.

Sahaflarda Bir Kodaman

O dönemler, sürekli toplandığımız belirli yerler vardı, hala da duruyordur buralar. Bir takım sahaf dükkanları, bazı kahveler… Eline yeni bir şey geçiren buraya getirir, herkesle paylaşırdı. Fakat gelen kutu kutu malzeme içinde çoğu zaman kayda değer hiçbir şeye rastlanmazdı. Ama bir gün tüm Beyazıt’ı derinden sarsacak bir olay gerçekleşti.

Buradaki bazı eserlerin fotoğrafları çekilir, kataloglanır, daha zengin koleksiyonerlere yollanırdı. Bir gün bir geri dönüş almışlar, iş adamının biri dükkana gelecekmiş eski bir eseri almak için. Ne için geleceğini bilmiyoruz. Adamlar geldiler, gerçi kendi gelmemiş, elemanlarını yollamış, gittiler eseri elinde bulunduran adamla fısır fısır konuştular, adam indi depoya, kucağında bir sandıkla geldi. Açıp, çıkardı içindekileri, yere serdi ve gördüğüm şey karşısında şok geçirdim. Hemen hemen üç metre en ölçüsüne sahip, üzerinde siyah beyaz insan portreleri bulunan bir kumaştı bu…

İncir Ağacının Dibi

13 yaşımdayken, yine bir yaz tatilinde, köye gittiğimizde, bizi babaannemlerin evine sokmadılar. “Amcanlara gidin siz” dediler. Evi arılar basmış, arılar dedeme saldırmış. Yatıyormuş adam her yeri şişmiş bir halde. Birkaç gün sonra arılar, evin avlusunu terk ettiğinde gidip gördük dedemi.

Fakat bu son olmayacaktı. Daha sonra da yarasalar yuva yapmışlar bahçedeki ağaçlara. Ne kadar tavuk, horoz varsa hepsini yemişler. Bir uğursuzluktu, almış başını gidiyor. Sonradan öğrendik ki dedem incir ağacının dibini kazmış sonunda ve sonra bunlar olmaya başlamış.

Çocukluğumdan beri bilirdim, duyardım. Bahçedeki incir ağacının dibinde hazine var derlerdi. Dayanakları da çok saçma; babaannem rüyasında görmüş. Fakat tüm aile inanmıştı buna. Amcamlar filan daha o zaman kazmışlar ama çok derine inmedikleri için bir şey çıkmamış tabi, bulamamışlar. Ama o ümitle Danimarka’dan dedektör bile getirtti amcam büyük paralar ödeyerek. Hiçbir sinyal vermemiş alet de.

Fakat işte ben 13 yaşımdayken, köye gitmeden evvel, sıcak bir öğlen günü, incir ağacının gölgesinde uyuyan dedem, rüyasında Hz.Muhammed’i görmüş. Ona, bulunduğu ağaçtan bir yaprak koparmasını, yaprağın içindeki sütü akıtmasını ve o sütün kendisine yol göstereceğini söylemiş. Dedem de bunu yapmış, rastgele bir yaprağı kopartıp kırmış, normalde akacak en fazla birkaç damla süttür ama lıkır lıkır boşlamış yaprağın özü toprağa, zeminde kayıp gitmeye başlamış. Birkaç metre akıp durmuş ve o gece dedem tam o noktayı kazmış… Fakat işler yolunda gitmemiş, kazmaya başladıktan sonra müthiş bir baş ağrısı çekmeye başlamış, vücuduna kramplar girmiş ve korkup bırakmış. Ertesi gün amcamları da yanına alarak bir daha denemiş. O yaştayken psikolojimi bozan bir anıya sahip olmuşlar böylece. Bunlar kazarlarken sürekli etraflarında gölgeler dolaşmaya başlamış, uzakta, karanlığın içinde, parıldayan gözler görmüşler kendilerini izleyen. Artık anlamışlar ki normal bir hazine değil. Bir hoca çağırmaya karar vermişler.

Hazine Jargonu

Şimdi efendim, iki çeşit define vardır… Birincisi; 1900′lü yıllardaki savaşlar sırasında ülkeyi terk etmekte olan gayrımüslümlerin, müslümanların işine yaramasın diyerek gömdükleri hazineler. Bunlar değer olarak çok yüksek değildir ama belasızdır. Güle güle harcarsınız. Bir de çok daha eski zamanlarda gömülenler vardır; bunlar genelde bir büyü ile bağlanır, sahibinden başkasının ona ulaşması, ulaşırsa da hayrını görmesi engellenirmiş. İşte bu ikinci tür defineler için genelde nefesi ve itikadı güçlü hocalardan yardım alınır, önce büyü bozdurulur, sonra define çıkartılırmış. Hatta köyde intihar eden bir adamın, kısa bir süre önce bahçesinde bir çanak altın bularak çok zengin olduğu fakat altının kendisine uğursuz geldiği ve o yüzden intihar ettiği anlatılırdı.

Bizim bahçedeki gömünün de ikinci kategoriye girdiğine kanaat getiren dedem, tanıdık bir hoca bulup getirterek, başka bir gece yeniden kazmaya başlamış amcamları da yanına alarak. Bu defa epeyce derine inmeyi başarmışlar. Artık çukura girip, o şekilde kazmaya devam eder olmuşlar. Fakat klasik efsane gerçek olmuş, amcam kuyunun içinde kazmaya devam ederken, bir anda üzerine toprak yağmaya başladığını fark etmiş. Kafasını kaldırıp baktığında, diğer amcamın, dedemin ve büyücünün sadece onu izlediklerini görmüş. Devam etmiş kazmaya, topraklar da yeniden üzerine dökülmeye başlamış. Korkarak çıkmış, diğer amcam girmiş içeriye. O kazmaya devam ededursun, getirdikleri hocayı birden bir panik hali almış. Adam, definenin çok kuvvetli bir büyüyle bağlandığını ve çözmeye nefesinin yetmediğini söylemiş. Fakat artık iyice derine inen bizimkiler, kısa bir zamanda hazineye ulaşacaklarını düşünerek adamı dinlememişler. Fakat adam iyice huzursuz olmuş, gitmeye yeltenmiş, “şu an etrafımızdaki bütün dallara cinler kondu, hepsi bizi izliyor” demiş. Şimdi bu işlerde kimseye güven de olmaz, adamı yollamak doğru bir yöntem değil, şikayet edebilir, her şeyi yapabilir. O yüzden salmak istememiş bizimkiler ilk başta fakat tam da ayaklarının dibine, ağacın dalından ölü bir kuş düşünce, doğru söylediğine inanmışlar ve kazmaktan vazgeçmişler.

Ertesi gün, sabah olduğunda kuyunun başına gidip bakan dedem, içeride parlayan bir maden görmüş, inip dibini eşelediğinde ise, bir sandık olduğunu anlamış bunun. Yarım bırakıp vazgeçtikleri hazineyi, meğer bulmuşlar. Hemen çıkartıp eve götürmüş. Kilidini kırmışlar. Hemen hemen üç metre en ölçüsüne sahip, üzerinde siyah beyaz insan portreleri bulunan bir kumaş çıkmış sandıktan!

‘Ben Peygamberim” Diyen İblis

Yüklü miktarda altın veya aynı pahada değerli başka şeyler bulmayı umut eden dedem, çıkan kumaş karşısında uyuz olmuş. “Bunun için miydi onca çilem” deyip, önce yakmaya yeltenmiş bulduğu defineyi. Fakat hazinecilik konusunda tecrübesi olan küçük amcamın, “antik kıymeti olabilir” uyarısına ve daha dindar olan büyük amcamın “önemsiz bir şey olsaydı o kadar büyüyle bağlamazlardı” tespitine hürmet ederek yakmaktan vazgeçmiş. Evin kömürlüğüne atmış sandığı, orada durmuş sandık bir süre.

O zaman zarfında evi arıların basıp dedeme saldırmasıyla başlayan bir dizi hoş olmayan olaylar baş göstermiş işte. Yarasaların telef ettiği kümes hayvanlarını, sürekli bahçeden içeri dalan, tüm köyün inekleri ve öküzleri takip etmiş. Çoban, “hayvanların yolunu bir türlü değiştiremediğini, sürekli bu bahçeye yöneldiklerini” söylüyormuş. Anlamışlar tabi başlarında bir uğursuzluk olduğunu bizimkiler.

Ardından gelen günlerde büyük amcam bir trafik kazası yaptı, küçük amcamın oğlu ise-ki benimle akrandır, şimdi ne olduğunu tam olarak hatırlamadığım bir hastalık nedeniyle haftalarca hastanede yattı. En acı olay ise, evde dedemin yattığı odada, ufak çaplı bir yangının çıkmasıydı.

Bizimkilerin gözü iyice korktuğu için, buldukları bu defineden vazgeçmeye karar vermişler. Fakat ellerindeki sandığı ne yapacaklarını da bilmedikleri için hoca hoca gezmeye başlamışlar. En son, Şanlıurfa’da gittikleri bir adam, olayı çözmüş sanırım.

Dedemin yanında getirdiği sandığı açarak, kumaş üzerindeki resimleri incelemiş. “Rüyanda Resulullah’ı gördüğünü söylemiştin, şimdi göster bakayım, bu sıfatlardan hangisiydi rüyana giren?” diye sormuş. Dedem şaşkınlıkla, “oradaki resimlerden hiçbirinin rüyasında gördüğü kişi olmadığını” belirtmiş. Hoca da “senin rüyana giren şeytanmış. Muhammed olduğunu iddia ederek seni kandırmış” demiş. Sonra da buldukları gömüyü aynı şekilde bahçeye gömmelerini salık vermiş. Gömme işlemi esnasında okunacak duaları da bir kağıda yazıp vermiş dedeme.

İşte benim de o resimleri görmem, onların Şanlıurfa’dan döndükleri tarihe rastlar. Dedem tüm çocuklarını, gelinlerini ve torunlarını çağırmış. Gittik… Sandığı açtı, içinden kumaşı çıkartıp sedirin üzerine serdi, “bunlara iyi bakın” dedi. “İyi bakın, herkese nasip olmaz, ne olduğunu da sormayın, sadece huzurunu yaşayın” dedi. Sonra da kumaşı tekrar toparlayıp sandığa koydu ve tahmin ediyoruz ki birkaç gece içinde eski yerine gömdü. Fakat yine de ölene kadar peşini bırakmadı adamın peşini bazı uğursuzluklar. Rahmetli, ölüm döşeğindeyken bile, “çıkarın şu köpekleri yahu” diye sayıklıyor, hayaller görüyordu.  Kendisinin ardından da, amcamlar, bahçenin o incir ağaçlı bölümünü parselleyip köy dışından, İstanbul’lu birine sattılar.

İkinci El Kutsal Emanet

Bizim sahaf, sandığın içinden çıkartıp kumaşı yere serince, sanırım ben ve alıcının yolladığı adamlar hariç, kimse anlam veremedi resimlerin ne olduğuna. Şimdi yalan söylemeyeyim; hani “aslında bizim sattığımız bahçeyi alan kişi çıkartmış, aynı sandık, aynı resimlerdi” demeyeceğim. Desem müthiş bir kurgu olurdu biliyorum. Ama emin değilim tıpatıp aynısı olup olmadığına, kaç yıl geçmiş üzerinden. Fakat kumaşın eskiliği, uzunluğu, çizimlerin şekli, sırası aynıydı.

Gelen adamlar içinde arkeologlar ve din adamları da vardı anladığımız kadarıyla. İncelediler, incelediler. Toparlayıp götürdüler ne varsa. Kaç para ödediler bilmiyoruz ama o sahaf dükkanını sattı ardından. Muhtemelen köşeyi dönmüştü. Fakat sonradan öğrendik ki göz altına alınmış. Çok ilginçtir; adını veremeyeceğim, eskiden üç büyük kulüpten birinde başkanlık yapmış ünlü bir iş adamı, bu resimleri alan kişiyi ihbar etmiş. O dünya öyle bir dünya işte. Adam yakalanmış tarihi eser kaçakçılığından, bizim sahafı da gözaltına almışlar, nereden bulduğunu sormuşlar. Bizimki de “mezattan satın aldım” demiş. Bize de öyle söylüyordu zaten, doğru mu değil mi bilemiyoruz.

Bizans Sarayında İki Sahabe

Bu olay tabi Beyazıt’taki koleksiyonerlerde bomba etkisi yarattı, herkes konuyla ilgilenmeye başladı. İşin aslı şöylemiş;

Hz.Ebubekir’in halifeliği döneminde, iki elçi, Bizans İmparatoru’nu, İslamiyet’e davet etmek için İstanbul’a yollanır. Sarayda ağırlanan iki elçiyle Bizans İmparatoru başbaşa görüşmek ister. Getirttiği bir sandıktan, ipek kumaşlar çıkartır. “Bu adamı tanıyor musunuz?” diye sorar. Elçiler, tanımadıklarını söyler. Başka bir resmi gösterip tekrar sorar; “Ya bunu?”, elçiler yine ne olduğu anlamadan “daha önce hiç görmediklerini” belirtirler. Bizans İmparatoru, üçüncü portreyi işaret ederek “peki bunu tanıyor musunuz?” diye sorar. Bir anda iki elçi donakalır ve gözyaşlarına boğulurlar. “Bu bizim Resulullahımızdı” derler. Bizans İmparatoru “evet” der, “İşte şimdi emin oldum… Bakın bu Hz.Adem’di.” der gösterdiği ilk resmi işaret ederek. “İkincisi ise Hz İsa idi”. Bu olayın arkasından sahabeler Arabistan’a döndüklerinde bunu herkese anlatırlar tabi ve olay bugünlere kadar taşınır.

Resimlerin kaynağı ise sıradan bir dini araştırma yapınca bile ortaya çıkıyor. Hz.Adem, kendi soyundan gelecek peygamberleri göstermesi için Allah’tan bir temennide bulunmuş ve melekler, levhalar üzerinde tüm resimleri kendisine armağan etmiş. Yıllar yıllar sonra Hz.Zülkarneyn, bir fetih esnasında bu resimleri ele geçirmiş ve bunları Hz.Danyal’e vermiş. O da ipek kumaşlara çizerek, kopyalamış suretleri olduğu gibi. Kaç adet kopyalamış, nerelere yollamış bilinmiyor veya ben bilmiyorum. Bizim köyden çıkan veya Beyazıt’ta gördüğümüz kopya da kimin kaleminden çıkmadır, o konu hakkında da bir bilgimiz yok. Lakin Hz.Adem’e gönderilen ilk levhaların, Haçlı Seferleri ile İstanbul’a getirildiği ve şu anda da Çemberlitaş’ın altındaki mahzenlerde korunduğu rivayet edilir. Resmin kopyaları ise kaç adet bilinmemekle birlikte bir şekilde elden ele dolaşmaktadır ve hangisi Nuh’tu hangisi Musa’ydı bilmeden, bir tanesini yengemin soyup verdiği şeftaliyi dişlerken, köydeki evimizin salonunda gördüğümü, şaşkınlık içinde tekrar belirtmek istiyorum.

About these ads