GİZLİ CENAZE

by ruhibirbanyo

“…Bu işin klasik bir yöntemi vardır; bir bezi alır, mezarlığın içinde daha önceden kararlaştırılan bir yere bağlarsın, sabah olunca oraya gidilir bakılır hakikaten girebilmiş misin diye. Onu yapmaya karar verdik…”

Köyleri her zaman ürkütücü bulmuşumdur. Başımdan geçen bir çok garip olayın köylerde yaşanması da sanırım bu düşüncemi haklı çıkartıyor… Şimdi fırsat bu fırsat deyip olayı çocukluğumdan alacağım, kusura bakmayın, o hikayeyi de anlatasım var çünkü.

Mezarlıktaki Karınca Duaları

15 eylül 1999 günü… Neden mi bu kadar net hatırlıyorum tarihi? Çünkü o gün Galatasaray’ın, sonunda UEFA Kupası’na ulaşacağı sezon, Avrupa arenasında çıktığı ilk müsabaka, yani 2-2′lik Hertha Berlin maçı vardı.

Bir ay önceki büyük deprem nedeniyle köyde kalıyoruz. Maçı izlemeye kahveye gideceğiz arkadaşım Uğur’la. Önümüzde iki seçenek var; biri düz ve aydınlık bir yol, fakat feci köpekler var, hele geceleyin adamı sağ komazlar. Diğer yol çok bozuk ve karanlık ama tehlikesiz. Bisikletle gideceğimiz için ikinciyi seçtik. Ben atladım Uğur’un arkasına, o sürüyor. Çok da iyi sürerdi ibne, şov yapardı. Fakat bu sefer ben de varım ya üzerinde, kaydıracağı tuttu bisikleti, biz patır kütür devrildik. Bunun da jantı mı ne yamuldu. Ulan ne yapsak ne yapsak diyoruz, az ilerde mezarlık var, dedi ki “oraya koyalım bisikleti, sabah gelir alırım ben” dedi. Tırstım tabi, girmem filan dedim. “Öyle çok içeri gitmeyiz olum, hemen kapının kenarına koyacaz” dedi bu. Hadi ulan taam dedim, gittik biz, uzun bir demir sürgülü kapısı vardı mezarlığın, girebileceğimiz kadar açtık, hemen kenara yaslayacağız aleti, ulan yerde böyle hani camilerde satılan cep kur’anlar’ı olur ya, onun gibi bir şey var. Yanmış biraz ama, orada yerde. Onu gördük, çocuk aklı bu, çöpe atılmaz en iyisi gömelim dedik, hemen girişteki ağaçtan on adım saydık(hazine gömüyoruz sanki mına koyım), kazdık bir karışlık bir çukur, oraya gömdük.

İkinci Mezarlık Hatırası

Olayın geri kalanının, anlattığım bu anımla bir ilgisi yok aslında. Üzerinden tam dokuz sene geçti, yıl 2008. yine köydeyiz. Böyle gençler oturuyoruz. Geceyarısını geçmiş saat, hayaletli perili öyküler anlatılmaya başlanmış ortamda. O gün de köyün mezarlığında biri ölmüştü. Adam muhtemelen kalp krizi geçirmiş ama köylük yerde, hayalet gördü, cin gördü ödü patladı filan deniyor. Öd patlar mı lan hiç diyemiyosun tabi, inanmışlar buna. Biz de bu olayı anlattık, çocukken, geceleyin mezarlığa girmiştik filan diye. İnanmadı piçler. Derken bir iddialaşma oldu, gidin o gömdüğünüz şeyi çıkarın getirin inanalım, dediler. “Olum” dedim, “on sene geçmiş üzerinden, kağıt bu hiç kalır mı” dedim. Adım korkağa çıktı anasını satayım-ki mezarlıkta da çalışmış bi insanım bi dönem, sıfır korku yani, onunla da ilgili bir hikaye anlatmıştım hatta zamanında, blogu incelediyseniz görmüşsünüzdür.

Neyse, iş iddiaya bindi, girersin giremezsin… Bu işin klasik bir yöntemi vardır; bir bezi alır, mezarlığın içinde daha önceden kararlaştırılan bir yere bağlarsın, sabah olunca oraya gidilir bakılır hakikaten girebilmiş misin diye. Onu yapmaya karar verdik. Verdiler bir bez, Uğur’la birlikte yollandık mezarlığa. Aynı sürgülü kapı duruyor. Girdik içeriye, benim için de mezarlık çok normal bir şey yani, dediğim gibi mezarlıkta çalışıyorum o dönem. Artizlik yapıyorum hatta Uğur’a gel daha içerilere bağlayalım filan diye. Lakin köy mezarlığının şehirlerdeki mezarlıklardan farkı, içinde düzgün bir yolu olmaması, tamamen karanlık olması ve yine içinde bir takım hayvanları barındırıyor olmasıdır. O yüzden biz telefon ışıklarıyla çok abartmadan ilerlemeye karar verdik ki o an kulaklarımıza bir ağlama sesi geldi. Ulan bu Uğur hemen tırstı, “geri dönelim hacı” demeye başladı bana. Ama aklım almıyor yani anormal bir durum olmasını. Abi biz bir iki adım daha attık, sesin hemen sağ taraftan geldiğini farkettik, baktık gölgesini gördük adamın. Dikkatlice bir baktık, köyden biriymiş meğersem, ben tanımıyorum da Uğur tanıyor. Adam çökmüş oraya çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyor.

Uğur seslendi buna, “napıyon” filan dedi, herifin cevap verecek hali yok ama. konuşamıyor ağlamaktan. “Gel gidelim napıyosun burada” diyoruz, gelmek istemiyor. Baktık olacak gibi değil, Uğur, babasını aradı. Dedi “Yaşar abi’yi mezarlıkta bulduk, iyi değil, toplanın bi gelin”. Sonra böyle köyün büyüklerinden 8-10 kişi geldiler ellerinde fenerlerle. Bir anda aksiyon çıktı köyde. Gece gece hareketlendi ortalık. “Yaşaaaar napıyoooon Yaşaaaar” diyolar cevap vermiyo herif, ışığa bakıyo böyle, kurtlar filan kitlenir ya ışık gördükleri zaman, hırlıyor filan. Ulan itiraf edeceğim, ben o an kalabalığın arkasına doğru seyirttim, hani saldırır mı acaba diye korkaraktan. Bir ara bunun koluna girip kaldırmayı denediler, bir çığlık atıp attı kendini yine yere. Sonra yaşlılardan iki kişi sarıldılar buna “Yaşar oğlum gel bak..” filan diye, kaldırdılar, çıktık mezarlıktan, indik kahveye, kahve de kapanmıştı ama yeniden açıldı, bütün köy duydu tabi olanları.

Bu sırada, kadınlar da bunun evine gitmişler hani karısına bakacaklar bir şey mioldu diye, haber verecekler durumu. Evden de ses gelmemiş hiç. Bir kızı çocuğu var normalde. Adam kahvede ayıldı sonra kendine geldi, nasıl korkmuş ama. Yarım yamalak anlattı bir şeyler, bu adamın karısına bir şey olmuş, artık ne olmuşsa bu adam da öyle bir korkmuş ki, gitmiş mezarlığa, rahmetli anasının babasının kabirleri arasına yatmış. Öyle bir inanış vardır, eğer annenle babanın mezarlarının arasında durursan başına hiçbir bela gelmez diye. O hesap işte, gitmiş oraya.

Neyse olay nispeten açıklığa kavuşunca, köyün bütün erkekleri, kalktık bunların evine gittik. İçeri girecekler ama adam istemiyor girmek. Millet de adamın karısı kızı evde tek başınayken eve dalmak istemiyor. Baktılar olmayacak, aldılar anahtarı, gittiler açtılar kapıyı. Biz dışarıda bekliyoruz, amcanın biri açtı işte kapıyı, seslendi içeriye “Gülteeeen kızıııııım Gülteeeen burada mıııısııııın” diye, ses yok, ittiler kapıyı tamamen, ışığı yaktılar girişte, iki üç kişi de kafayı uzatmış içeriye bakıyor. İçlerinden bir tanesi “eyvah eyvah eyvah” diyerek geri çekildi hemen. Kapıyı tutan amca da hemen örttü kapıyı, geri kaçtı. Ulan ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Söylediklerine göre kadın kanrevan içindeymiş. O sırada içeriden sesini duymaya başladık kadının, o da kapının arkasına gelmiş belli ki “gidiiiiin burdaaaaan gidiiiiiin burdaaaaan” filan diyor, millet de dışarıdan bunu sakinleştirmeye çalışıyor ama ne fayda. Sonra ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Yarım saat, kırk beş dakika filan sürdü. Ben de gerildim ama baya, yarım paket sigara içmişimdir belki o an orda. Ulan sonra, böyle cevval gençler var köyde, yapılan plan kapı açılacak, bunlar da içeri dalıp kadını yaka paça tutacaklar, sonra gerisine bakılacak işte.

Denilen yapıldı, açtılar kapıyı, dört tane eleman içeri daldı, bir hır gür, sonra yaşlılar da girdi, bir de ben girdim. Normalde  gençleri, kadınları filan içeri almıyolar. Ama benim de o dönem Uykusuz’da, Penguen’de filan amatör olarak karikatürlerim yayınlanıyor, gazeteci sanıyor millet de beni. Köy yeri işte… Neyse elimde fotoğraf makinesi, ben de gireceğim işte onlarla, fotoğraf çekip haber yapacağım hesapta.. Tabi ben yine ne olur ne olmaz diye arkadan götüm götüm ilerliyorum. Böyle kadının üstüne çullanmış bunlar, oturtmuşlar koltuğa, elinden kolundan tutuyorlar. Ulan bir baktım sonra yanlarına gidince, kadının her yeri kesik içinde hakkaten, ama nasıl bi görmeniz lazım. Kolları molları, yüzü. Bir de derin kesikler böyle hani kapanmamış yara, ıslak ıslak hala. Abi buna “nooldu” filan diyorlar, kadın dinlemiyor bile kimseyi. Bir ara “kızımı ben öldürmedim” dedi. Ulan bir panik aldı herkesi, çünkü 17-18 yaşlarında bi kızı varmış bunların, o da yok ortalıkta. Hemen diğer odalara bakıldı, kiler gibi ufacık bir yerde buldular kızı, ama yaşıyor kız, elini kolunu ağzını bağlayıp oraya koymuşlar böyle, bir yorganın altından çıktı, üzerini örtmüşler yorganla. Abi kızın ağzını bi açtılar, kız direk bbööööhhhhüüüeee diye haykırarak ağlamaya başladı. Hemen dışarı çıkarttılar onu, köyün kadınları aldılar. Ben de fotoğraf makinesini video moduna almışım, görüntü çekeceğim hesapta ama artık ellerim titremeye başladı. Lanet olsun dedim, kapadım makineyi.

Sonra artık herkes konuşmaya başladı konuyu kendi arasında. Dediler ki “bunlar ailecek cinlere karışmış”. Saat de dördü filan geçmiş. Sabah olunca başka bir köyde bir cinci var, o çağrılacak, gerisine o bakacak artık. Kadının kocasının da dili açılmış biraz daha, anlatmaya başlamış bir şeyler; karısı her şeye saldırıyormuş, evde de ayak sesleri filan duyuyorlarmış, duvarlara vuruluyormuş. Sonra kadının kolları filan kesilmeye başlayınca, adam dayanamamış, evden kaçıp mezarlığa saklanmış işte.

Cin değil, bir bebeğin ruhu

Neyse sabah oldu, arabayla gitti birileri cinci hocayı almaya, alıp getirdiler. Herif girdi eve, içeride kadın var işte, ben dahil bir 10-12 kişi daha varız. Hoca, “kocasıyla kızı da gelsin” dedi. Getirdiler onları da, şöyle bir baktı, artık ne gördüyse “kızı götürebilirsiniz” dedi sonra. Kızı çıkarttılar, adam kaldı. Ben de kendime gelmişim nispeten, fotoğraf çekmeye başladım. Herif azarladı sonra beni, “bırak makineyi oyun mu oynuyoruz burda” filan dedi. Bıraktık mecburen yine yalan oldu bizim sözde haber.

Adam şöyle bir evi dolaştı, bir iki dua okudu. Musallat filmini izleyenler bilirler, oradaki ritüellerin hepsini yaptı yani neredeyse. Bize de abdest aldırdı. Ne yalan söyleyeyim ben de normalde inançsız biri olmama rağmen ne olur ne olmaz diyerek aldım abdesti. Herif sonra kadını kaldırdı ayağa, sopa getirmiş yanında, Cem Yılmaz diyo ya hani “hazret sopayla bi koyduuuu” diye, aynen öyle bir koydu abi adam kadının beline, kadın devrildi, sonra adama vuracaktı, vazgeçti. Hemen eğildi kadının başında bir iki dua okudu. Sonra okuma yazması olmayan bir çocuk getirin dedi. Yarım saat çocuk bekledik zaten amına koyım. Çocuğa suya baktırttı, “ne görüyon” dedi, “ışık görüyom” filan dedi çocuk da. Ulan sırf soruluyor diye cevap veriyor velet diye düşündüm ben o an, çünkü çok düz söylemişti. “Nerde görüyon” dedi hoca, çocuk kaldırdı kafayı, tavanı gösterdi, “aha şu köşede görüyom” dedi. Ulan o an tüylerim diken diken oldu benim, yanaklarım karıncalandı böyle. Hayır, biz de bakıyoruz aynı yere, bir bok göremiyoruz, çok kötü bir duygu o. Hoca sonra herkesi dışarı çıkarttı, 2 kişi mi ne kaldı içeride. Kocasını da çıkardı hatta.

Lafı uzatmayayım, adam okumuş etmiş, bişeyler yakmış içeride, sonra “bu evde cin yok ama bi bebeğin ruhu var” demiş. “Bu bebek bunlara rahat vermiyor, bırakıp gitmeye de niyeti yok” demiş. “Neden böyle oluyo” diye sormuşlar, “görüyorum ama onu söylemem, benden bu kadar” demiş. Sonra çıktılar hep beraber, bahçeye geçildi. Kadınlar yollandı. Kahvaltı niyetine yemek, çay filan verildi adama. Kadının kocası da orada o esnada, mevzu konuşuluyor, hoca döndü adama “bak oğlum, yakın zamanlarda senin bir yakınının, tanıdığının bebeği öldü mü? biliyor musun?” dedi. Herif cevap vermiyor, eğdi başını öne öyle. “Oğlum bak söyle, başka türlü kurtuluşun yok bu işten” dedi. Yaşar abi de “evet” dedi sadece. “Kimin çocuğuydu bu?” dedi hoca. Biz de merakla izliyoruz. “Benim kızımın çocuğuydu” dedi Yaşar abi. O an bir sessizlik oldu ortamda böyle, herkes birbirine baktı. “Naaptınız peki bu çocuğu?” diye sordu hoca, “gömdük hocam” dedi Yaşar abi. “Nereye gömdünüz?” dedi hoca, “işte mezarlığa gömdük” filan dedi Yaşar da. Hoca dedi ki; “bak oğlum, ne derdi var bilmiyorum ama bu bebek bulunduğu yerden rahatsız, yanlış bir şey yapmışsınız siz, nereye gömdüysen gel götür bizi oraya, göster yerini, bakalım” dedi. Yaşar abi hüngür hüngür ağlamaya başladı o sırada…

Sonra her şeyi anlattı. Bunun kızı nikahsız hamile kalmış birinden, söylememiş kimden olduğunu da. Zaten köyden kimse de bilmiyormuş kızın hamile olduğunu.Hatta anasına babasına bile söylememiş ilk başta, altı-altı buçuk aylık olduğunu tahmin ediyorlarmış söylediğinde. Bakmışlar olmayacak, gizli saklı düşük yaptırmaya karar vermişler. Annesi, kızı bi şekilde doğurtmuş, kendi kendine kürtaj yapmış yani. Ama tabi bebeğin eli kolu her şeyi ortadaymış artık, ağlamış bile, sesini duymuşlar. Yaşıyormuş yani… Sonra ne yapacaklarını bilememişler, boğmuşlar bebeği. Gidip kendi kendilerine gömmüşler mezarlığa…

Kıble ne tarafta?

Hep beraber kalkıldı, mezarlığa gidildi. Yolda giderken, hoca çevresindeki bir kaç kişiye “bu aralar sizin mezarlıkta biri öldü mü?” diye sormuş, “öldü” demişler, “tamam” demiş hoca, devam etmiş.

Sonra vardık mezarlığa, Yaşar abi gitti yerini gösterdi. Kazdılar, ulan hakkaten el kadar bir bohça gibi bişey çıktı. Beyaz bir erkek gömleğine sarıp gömmüşler çocuğu, bacağı gözüküyor bi de kıpkırmızı. Hoca bir kızdı bunu görünce, “olum kıble bu tarafta, kendi kendine bir iş yapıyorsun bari buna dikkat” diye, Yaşar abi de bayıldı bayılacak, hal kalmadı artık adamda, ayakta zor duruyor. Sonra bebek mezarlıktan çıkartıldı, Götürdüler yıkamaya, olay da anlaşılmış oldu tabi, bebek ters gömüldüğü için rahat vermemiş bunlara, İslami usüllere göre bir cenaze yaptılar. Akşam oldu sonra, biz artık hoca gidecek diye bekliyoruz, “şu adamı bir çağırın hele bakalım” dedi. Caminin avlusundaydık, çağırdılar Yaşar’ı.

Gel bakalım dedi hoca buna, oturttu yanına, “bak oğlum dedi, sakın gizleme, başına ne işler açtığın gördün, sen şu mezarlıkta ölen adamı tanıyor muydun?” dedi. “Tanıyordum” dedi Yaşar abi. “Öldüğü gün gördün mü peki onu?” dedi hoca. O sorunun arkasından, yaşar abi, koca adam, koydu başını hocanın omzuna “gördüüüm hocaaam gördüüüüm” diye bir ağlamaya başladı salya sümük ama nasıl ağlamak, burnunu çeke çeke ağlıyor. Meğer bu Yaşar şerefsizi, sabahın köründe bebeği gömmek için mezarlığa gittiğinde, bebek daha yaşıyormuş. Kendi elleriyle öldürmeye cesaret edememiş, diri diri gömmeye kalkmış. Ama artık ölen kişi de artık ne arıyorsa o saatte, o da oradan geçiyormuş. Bu adamın geldiğini gören Yaşar, bebeği oraya bırakıp, kaçıp bir yere gizlenivermiş. Kazılmış bir mezarın içinde, üstü biraz toprakla örtülü bir bebeğin kımıldadığını gören adam da, oracıkta düşüp yığılıvermiş yere. Bir nevi ödü patlamış yani adamın gerçekten de. Yaşar abi bir bir anlattı bunları.

Sonra hocaya teşekkür edildi, yollandı. Karısına bakmaya gittiler Yaşar’ın, sakinleşmiş ama hala tam kendinde değil böyle. Jandarmayı çağırıp çağırmayacağını tartıştı muhtarla birkaç kişi daha. Sonra ambulansı çağırdılar, dediler ki “bu kadının kızı düşük yaptı, bu da fenalaştı, cinnet getirdi, kendini doğradı, durum budur”. Jandarma da geldi yine tutanak tutmaya. Bunları ailecek alıp götürdüler. Bir gün sonra kocası geri geldi, bir hafta sonra da kızları, kadın gelmedi ama geri, bildiğin Bakırköy’e yollamışlar onu, üç ay sonra mı ne geldi o tekrar, düzelmiş, öyle aldık haberini.

Sonradan kahvede, hocayla konuşan birkaç ihtiyarın anlattığına göre, hoca bunlara demiş ki, aslında bebeğin ruhu filan yokmuş o evde. Kendi cinleri buna ne olduğunu anlatmışlar. Adam bu şekilde öğrenmiş bebeğin de, mezarlıktaki adamın da nasıl öldüğünü. Sadece o an ortam gerilmesin, Yaşar da her şeyi olduğu gibi anlatsın diye öyle söylemiş hoca. Kadın da üzerindeki kesikleri aslında kendi yapmış, torununu daha kızının karnındayken kendi elleriyle çıkartıp ölüme yolladığı için kafayı kırmış herhalde. Cin filan yokmuş yani ortada. Zaten karizmaydı hoca gözümde, bir de olayı bu şekilde kurgulaması, soğukkanlılığı ve dürüstlüğüyle hepten hayranlık uyandırmıştı bende.

Bu olayın ardından benim de elimde çekilmiş bir kaç poz ve birkaç dakikalık görüntü kalmıştı. Normalde gelip köyün sıkıntılarını anlatıp, dergide durmadan köyden bahsetmemi isteyenler, gelip “aman oğlum sil onları, kimseye anlatma” filan dediler. Ha yaz bunları deseler de zaten nasıl yapacam, alt tarafı kıçıkırık bir amatörüm bir mizah dergisinde. Tamam sildim” dedim onlara ama silmedim. İki yıl filan bilgisayarımda durdu, sonra alkollü ve evde yalnız olduğum bir gece, nedense bir şeyden korkup silmiştim. Gerçi sonra sildiğime de pişman oldum ya neyse….

Not: Bu olayı Ekşi Sözlük’te anlattıktan sonra bir çok arkadaş mesaj atıp, mezarlığa gömdüğümüz o cep kur’an’ının akıbetini sormuştu. Eğer bunca yıl toprak altında çürümediyse, hala aynı yerde duruyordur. Cesareti olan varsa, bir gün birlikte gidip açabiliriz.

About these ads