ALKARISI’NIN LANETİ

ruhibirbanyo tarafından

“…Altı ay sonra dönüyor alkarısı, çocuğunu da alıyor yanına. Ama dönüşünden sonraki birkaç hafta içinde, köyden iki kişinin bebeği ölüyor, iki bebeğin de cinsiyeti kız. Birisi düşük oluyor, diğer bebek doğuyor ama o bebeği de eve giren bir tilki yiyor…”

Bu anlatacağım olayı nasıl kurgulamam gerektiğini, nasıl daha iyi anlaşılabilir kılacağımı bilmiyorum. Bir yerinden başlayayım artık, gerisi gelir herhalde. Biraz karışık çünkü.

10 yaşındayım sanırım, yazın köye giderdik o zamanlar, şimdi gitmiyoruz. Ben de artık nereden geliyorum, nereye gidiyorum bilmiyorum ama tek başımayım, yürüyorum böyle. Derken caminin yanındaki sokaktan bizim köyün delisi çıktı, uzaktan da akrabam olur, tanıyor beni. Kadın geldi böyle koşa koşa yanıma, sarıldı yanaklarımdan öptü, incir yemiş bi de, ağzı yüzü kir içinde bana da bulaştırdı. Neyse annemi filan sordu diye hatırlıyorum, tam gidecekken, durdu, “sen nereye gidiyosun?” dedi bu bana, ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum inanın, napıyordum o an aklımdan çıkmış ama “oraya tek başına gitme bak, görmesin seni alkarısı” dedi bu! Ondan sonra yök öcü böcü, yer seni filan bir şeyler zırvaladı ama hiçbirini duymadım bunların, çünkü o an sadece alkarısını duydum ben. Çocukluğuma döndüm, daha okula bile gitmediğim zamanlara…

Şimdi bilenler vardır içinizde, bu köylerde akşam ezanı okunurken garip bir durum olur. Köpekler deli gibi ulumaya başlar. Yani bunun bilimsel bir açıklaması vardır belki, araştırmak lazım, artık nasıl bir frekans yayılıyorsa o an, diğer dört vakit kılı kımıldamayan köpekler delirirler. Ben de hep tırsardım bu durumdan, akşamları dışarıda olmak istemezdim. Artık o gün ne olduysa, ben ve amcamın iki kızı bir yakalandık hacı akşam ezanına, gene başladı ulumalar filan. O zamanda var ya okula bile gitmiyor olabilirim yani, öyle küçüğüm, yanımdaki kızların da biri benden iki yaş, diğeri dört yaş büyük. Sanırım babaanemin evinden çıkmıştık da amcamlara gidiyorduk. Hepimiz korkuyoruz, ezan bir yandan, köpekler bir yandan… Böyle bir bayır var, köşeyi döndük o bayıra bir geldik amına koyım ben o gün aklımı yitirebilirdim. Herifin biri, böyle çeşmeye eğilmiş, kafayı suya sokmuş, eller havaya kaldırmış, nasıl zangırdırıyor biliyo musun! Bir yandan da deli gibi çığlık atıyor ama böyle ince ince çığlık atıyor koca adam, ezan bir yandan, köpekler bir yandan. Biz bu görüntüyü bir gördük, gerisin geri, nasıl koştuk hatırlamıyorum inanın ki, babaannemin yanına vardık yeniden. Amcamın büyük kızının dili tutulmuş, bir bok anlatamıyor, hala da konuşurken ağzından köpükler filan çıkıyor zaten bunun, belki bu konuyla ilgilidir, bilemiyorum. Neyse diğer ikimiz anlattık gördüklerimizi ama o yaşta, o korkuyla ne kadar anlatabileceksin zaten. Babaannem hiçbir şey demedi, bir asası vardı onun, aldı onu, çıkardı bizi yukarıya ama biz gitmek istemiyoruz, ağlıyoruz filan. Ulan aynı noktaya bi vardık, kimseler yok etrafta. Haa bi de o çeşmeden normalde su akmıyordu, kurumuş yani, ama herif bildiğin kafasını sokmuştu şarıl şarıl akan suya. Neyse babaannem bizi bıraktı amcamlara, halam malam annem herkes de orada. Biz yine anlattık olanları. “Alkarısı’nın oğludur o” dediler. Hele yengem olaya baya bi hakim çıktı, “korkmayın ondan zarar gelmez, köyün çocuklarıyla oyun bile oynuyo o” dedi, kapandı konu, unutuldu gitti… Ta ki işte benim uzaktan akraba olan köyün delisi bana alkarısını hatırlatana kadar…

Ben o gün korktum tabi, gitmedim o tarafa, geri döndüm. Anneme sorduğumu hatırlıyorum akşam, cevap vermemişti o da, “kadının biri” demişti, “köyde oturan herkes gibi biri”… Sonra yıllar yılı çeşitli ortamlarda muhabbeti döndükçe bu alkarısı dedikleri kadın hakkında çeşitli bilgiler öğrendim ben. Kısaca anlatayım onun hikayesini de;

Kadının kocası zamanında sakat oğluyla bunu bir başına bırakıp Libya’ya mı ne çalışmaya gidiyor, bir daha da haber alınamıyor heriften. Kadın da o sıralar gebe. Sonra bir kız çocuğu oluyor bunun ve bu kız çocuğuna bir gün köyde araba çarpıyor. Yalnız bu o kadar olasılıksız bir şey ki. Yani 1970’li yıllar olmalı, o devirde köyde bir araba, anlattıklarına göre de lüks bir araba, kızı ezip geçiyor, kimsenin bir bilgisi yok kimdi onlar. Sonra bu kadın yavaştan kafayı yemeye başlıyor. Bir gün bir komşusu bunu ziyarete gittiğinde, oğlunu aç susuz bir halde buluyor. Kadını arıyorlar soruyorlar, hiçbir yerde yok ama kızının mezarı kazılmış vaziyette. Kapatıyorlar tekrar mezarı, bir kaç gün sonra bir daha açılmış bulunuyor mezar, kadın da orada bu sefer, kefeni gözüküyormuş bebenin, öyle anlatırlar. Bu olaydan sonra köylülerin tabiriyle kadını deli hastanesine yatırıyorlar, o sıra zarfında çocuk başka bir köydeki akrabasında kalmış. Altı ay sonra dönüyor alkarısı, çocuğunu da alıyor yanına. Ama dönüşünden sonraki birkaç hafta içinde, köyden iki kişinin bebeği ölüyor, iki bebeğin de cinsiyeti kız. Birisi düşük oluyor, diğer bebek doğuyor ama o bebeği de eve giren bir tilki yiyor. Bildiğin tilki yemiş ya la bebeği. Bunlardan sonra işte bu kadını uğursuz addediyor köylü. Kadın sakat çocuğuyla birlikte dışlandıkça kayışı tekrar kopartıyor, şalteri tamamen indiriyor bu sefer ve alkarısı lakabını alıyor işte. Köylü de çoluğunu çocuğunu dolaştırmıyor onun evinin yakınlarında. Hatta hatırlarım, bir yaz köyün veletleriyle top oynarken, top bunun evinin yakınlarında bir yere kaçmıştı da beni göndermişti piçler olayı bilmiyorum diye. Meğer yıllar sonra o evin içine girmek de varmış…

Geliyoruz 2008 mayısına… üniversiteyi bırakmışım, feci depresyondayım, Van Gogh’a takmışım o zaman, diyorum ki “ben köye gidicem, dağ bayır dolaşıp resim yapıcam”. Annem de hayatta istemez normalde ama artık nasıl lanet ettilerse benden, gözlerinin önünde durmayayım diye veriyor anahtarı, gidiyorum köye, yazı orada geçireceğim. Neyse ben birkaç hafta takıldım öyle köyde, yavaştan da sıkılmaya başladım. Bir akşam Gökhan abiyle içiyoruz. Bu herif de abimin liseden arkadaşı. Eski devir, köyde bunun evinde commodore 64 vardı mına koyım o zaman, bulunmaz nimetti orası için, beni de severdi oynatırdı filan. Yaşımız büyüyünce içki masasına da oturur olduk birlikte. O gece 4 tane birayı bir içti bu Gökhan ibnesi, kafası bir güzel oldu adamın, tutturdu “gel seni mala vurmaya götürecem, sikiştirecem seni” diye. Ulan arabası da yok hani, “köylük yerde nereye gidecez” diye düşünüyorum, bir yandan sahip çıkmaya çalışıyorum adama, takıldım peşine ben de bunun, gittik mi biz alkarısı denen karının evine! “Sessiz ol” filan dedi bu bana, abi yapma etme derken yavaşça girdik biz kadının bahçesinden içeri. Çaldı kapıyı bizimki, abi kadın kapıyı bir açtı, zaten tüylerim diken diken oldu benim, hani bildiğin korkutucu bir görüntüsü var kadının, boşuna adı çıkmamış. Gökhan puştu dedi ki kadına “yeğeni milli etmeye getirdim sana” dedi, ulan piçe bak, sormadı bile milli misin diye, bizi de köylü sanıyor yavşak, ben şimdi kadın kıyameti koparacak diye düşünüyorum, ulan kadın da “tamam gelin” demesin mi… bildiğin köyün uğursuzuyla, şeytan saydığı kadınla sikişmek için evine girmiştim…

Kadın açtı odalardan birinin kapısını,” gel” dedi, ben olmaz molmaz, kusura bakmayın, yanlışlık oldu filan derdimi anlatma niyetindeyim, abicim kadın bana “gel yoksa ruhundan içeri girer çarparım seni” demesin mi! Yemin ediyorum içimden bir şeyler çekildi. Gökhan şerefsizi de itiyor arkamdan, biz baya kadınla odaya girdik ama bayılmak üzereyim yani. Bu korkudan altına sıçmak, işemek filan vardır ya onun gerçek olabileceğini orada farkettim ben. Bir şeyler oluyor içimde, zor tutuyorum kendimi koyvermemek için, bir koysam zaten hem alttan hem üsten aynı anda işeyip ağlayacağım, o durumdayım. Kadın bir yandan kendine çekiyor, bir yandan soyunmaya çalışıyor, bağırıyor ediyor. Ulan dışarıdan da gökanın sesini duyuyorum birileriyle konuşuyor, hepten korkuyorum başkaları da mı var diye, en son türkü söylemeye başladı bu, öyle de saçma, rüya gibi bir an, sesi geliyor herifin dışarıdan. Uzun hava okuyor… Artık nasıl bir surat ifadem varsa orada, en sonunda yeter be dedi kadın, açtı kapıyı, “erkek değilmiş bu be” dedi bizimkine, Gökhan piçi de kalktı geldi, o girdi bu sefer odaya, kapattılar kapıyı, hallendi herif herhalde beni beklerken. Ben bunun konuştuğu kişiye baktım, tekerlekli sandalyede oturan biri. Arkadan görüyorum, aga yanaştım bir gördüm suratını, çocukluğumda o çeşmenin başında çığlık atan adam var ya, o işte. Bildiğin yıllar sonra adamla başbaşa kaldım bir odanın içinde. Adam da gözlerini üzerime dikmiş, hırıltılar çıkartıyor. Sağlıklı düşünemiyorsun işte o an, en son “sikerim lan, ne bekleyecem” dedim, bastım gittim oradan.

Bir hafta daha kaldım sonra ben o köyde ve ömrümün en saçma hareketlerinden birini de orada yaptım. Şimdi her köyde öyle mi bilmiyorum ama bizim köyde ezanı köylü okur, yani kimin sesi inceden güzelse, seviyorsa okumayı o okur. Amcam da pek heveslidir bu konuda iyi okuyamamasına rağmen. Bir sabah saat 5 civarı işte, sabah ezanı okunacak, telefonum çaldı. Amcam, “camiye gel, mikrofon bozuk çıkıp yapman lazım” dedi. Elektronikçiyiz sanki anasını satayım. Bir yandan küfür ediyorum ama minarelerin içini de hep merak etmişimdir. Neyse dedim gittim, çıktım minarenin tepesine, hava puslu filan, süper, ulan bir baktım bu alkarısı denen karının evi görünüyor, oğluyla beraber bahçedeler. Adamı soymuş, mavi bir leğenin içine oturtmuş, köpüklü suyla yıkıyor, bir yandan da elinde meşale gibi bir şey var yanan, çocuğun üzerine üzerine götürüyor, geri kaçıyor herif filan. Aga napıyor, büyü mü yapıyor napıyor bu derken hepten psikolojim bozuldu, amcam da aşağıdan mikrofonu test ediyor o sıra, bir ara bir ses çıktı amını ırzını siktiğim mikrofonundan, bunların ikisi birden ana oğul kafayı kaldırıp bana bir baktılar, ben o an artık nasıl korktuysam, bildiğin ezanı okumaya başladım. Minarenin şerefesinden çıplak sesle ezan okudum lan. Gerçi daha “allahuekber” der demez anladım yediğim boku ama başladık artık bir kere diye bitirdim de… Sonra aşağıya indim, amcam “naaptın olm sen” dedi, “içimden geldi amca” dedim, “ee yanlış okudun ama” dedi, sabah ezanlarında fazladan bir iki cümle söyleniyor ya onları bilmiyordum ben düz okudum işte, “abdestin var mıydı bari” dedi, ulan var desene işte “yok amca ama nasıl bir aşka imana geldiysem dayanamadım, tutamadım kendimi okudum” dedim. Sonra amcam da bir kez mikrofondan okudu ve bizim köyde iki kere okundu o gün sabah ezanı.

Birkaç gün sonra da bunun oğlunu tekrar gördüm ben, köyün meydanında duruyor tekerlekli sandalyesinde. Ben de bakkala gitmiştim. Bakkal da dükkanda durmuyor ibne, zil yaptırmış, basıyosun evinden geliyor herif, tam sefa pezevengi. İkinci kez başbaşa kalmışım alkarısının oğluyla, bakkalı bekliyorum. Aga bu hayal miydi gerçek mi bilmiyorum, yani psikolojim nasıl bozulduysa hayal görmüştüm de olabilirim o an. Herif bana çevirdi kafayı “teşekkür ederim” mi dedi “allah razı olsun” mu dedi kestiremiyorum şimdi ama öyle bir cümle kurdu, normalde de konuşamıyor herif yani. Ben artık iyice dellendim, topladım eşyaları, geri döndüm. Bir daha da mecbur kalmadıkça gitmedim köye. Sonra öldü o kadın, oğlunu da başka bir yere yolladılar yine ama evi duruyor ve ben o evin içine girmiş biri olarak önünden bile geçmek istemiyorum artık.