GÜZEL SANATLAR MORGU

ruhibirbanyo tarafından

“…baktım bizim Cansu ciddi ciddi hayalet gördüğüne filan inanıyor, aldım karşıma, söz verdirdim, dedim ‘bak başımız belaya girebilir kimseye söyleme bunları’, anlattım ona her şeyi. Kızın korkusu geçti olanları duyunca ama şimdi de ben korkuyordum anasını satayım…”

İstanbul’un saygın hastanelerinden birinde başlayıp süregelen bir olaylar zincirini anlatayım size de dibiniz düşsün hele. Gerçi şimdiden mesaj kutumu dolduracak “siktir lan” temalı iletilerinizi görebiliyorum ya neyse, anlatayım yine de… Lakin başımın belaya girmemesi için elimden geldiğince isim vermeyeceğim, versem de değiştireceğim belirteyim, hiç bulmaya çalışmayın o yüzden.

Güzel sanatlar eğitimi veren bir okulda okumaktayım. Birinci sınıftayken, sanatçılığa ilk adımı atmanın verdiği gaz ve özentilikle, yukarıda bahsettiğim hastaneye gittik anatomi çalışmak için. Anatomi nasıl çalışılıyor peki? Giriyorsun morga, kadavra çiziyorsun işte, bu. Ölü resmi yapma işi. Dediğim gibi içimizde korkanlar filan olsa da o gazla 30 kişilik bölümün 25’i yollandık bir cumartesi günü hastaneye.

Bizi zaten bekliyorlarmış. İçeriye girdiğimizde hemen buyur ettiler. Hastanenin başhekimi, okuldan bir profesörle kankaymış, zaten o hoca ayarlamıştı organizasyonu. Yerin üç kat altına indirdiler bizi. Oradaymış morg. Bir görevli var başımızda, ama herif de şaşkın, ilk kez böyle bir tecrübe edinecek herhalde o da. Girdik biz morga, zaten girer girmez kesif bir koku karşılıyor sizi. Adam kabinlerden birini açtı rastgele, çekti çıkardı içerden cesedi. Üstü örtülü böyle. O ana kadar hiçbirimiz birbirimize korktuğumuzu belli etmemeye çalışıyorduk ama o an başladı “ayyy, ıyyyy” sesleri. Ben korkmuyordum gerçi… Hademe örtüyü kaldırdı, 50-55 yaşlarında bir kadın bedeni. Böyle bembeyaz olmuş, avurtlar çökmüş. Kadının yüzü de ortaya çıkınca bizim gruptan çığlıklar kopmaya başladı. Kızın biri fenalaştı filan, daha başlamadan 6-7 kişi terk etti orayı. Kalanlarımız çizmeye başlayağız, herife dedik ki “açmıyon mu abi örtüyü?”, adam tribe girdi, “tamamen mi soyacam” diye. Dedik “böyle olur mu” filan, adam neyse yukarıdan aşağıdan katladı çarşafı, göğüsleri beli filan kapalı ama hala, lavuk izin vermiyor. Diyoruz “olmaz böyle, bi anlamı yok çizmemizin bu şekilde”. “Ben mevtaya saygısızlık yapamam” diyor adam. O sırada bir arkadaş fotoğraf makinesi getirmişti yanında, çıkardı, çekim yapmaya başladı, fotoğraflarını çekiyor işte ölen kadının. Herif “hooop hooop kardeş” filan diye ona da atıldı. Ulan her boka müdahale ediyor herif. Sonra başhekim girdi içeriye “çocuklar hoşgeldiniz, nasıl başladınız mı?” diye. Geldi baktı “ohoo daha hiç çizmemişsiniz ki” dedi, tak diye kaldırdı kadavradaki örtüyü tamamen. “Hadi güzel güzel çizin, kolay gelsin” dedi, tam çıkacakken hademe buna “hocam fotoğraf da çekmek istiyorlar mümkün mü?” gibisinden bir şey sordu. “Çeksinler çeksinler karışma sen çocuklara” dedi, gitti adam, göt oldu hademe de… Neyse biz başladık çizmeye, fotoğraf çekenler oldu, bir süre sonra gerginliği atıyorsun üstünden zaten, artık hepimiz ölülerle poz verir olmuştuk. Bizim bütün bölümün Facebook’taki profilleri ölülerle yanyana çekilmiş fotoğraflarla doldu o hafta. Çocukluk işte… Biz o gün 4-5 farklı kişinin resmini yaptık. Gördüğüm kadarıyla ölülerde beliren sabit bir takım değişiklikler oluyor; vücudun bembeyaz olması, göz altlarının morarması, ağız, burun ve göz kenarlarında yaralar… En çok o yaraların neden olduğunu merak etmiştim ben, diğerleri zaten bildiğimiz şeylerdi. Oluyormuş demek ki öyle…

Neyse biz yaptık resimlerimizi o gün. Geldik okulda hocalara gösterdik filan. 1-2 hafta sonra yine aynı prof’un dersinde biz hocaya yine sorduk gidip gidemeyeceğimizi. Kadın da önceki sefer resmi yazışma yapmış meğer hastaneyle, yeniden uğraşmak istemiyor ama “istiyorsanız gidin, başhekime selamımı söyleyin alırlar sizi” dedi.

O haftasonu iki arkadaşla(Emre ve Cansu) beraber yollandık biz hastaneye. Tam kapıdan giriyoruz, bir baktım benim İzmit’ten bi arkadaş vardı, Tuğrul, onu gördüm ben. Tıp okuyordu bu çocuk. Staja başlamış orada. Dedi “napıcaksınız?”, anlattım durumu, “vaaay” dedi, geldi içeriye bizimle birlikte. Biz çıktık başhekimin yanına, anlattık durumu. Çok güler yüzlü bir herifti. “Tamam ama…” dedi “sizden sonra o görevli gelip bana dert yandı, rahatsız olmuş adam, başkasını vermem lazım sizin yanınıza” dedi. Bizim Tuğrul da “ben dururum hocam” dedi. Kabul etti doktor da. Başhekim de resimle ilgiliymiş meğersem, amatör takılıyormuş öyle. Biz tam çıkarken “çocuklar bi ara gelin de benim de çalışmalarımı görün, değerlendirin bi” filan dedi, iyice götümüz kalktı tabi bizim de. Neyse biz indik yine aşağıya. O geçen gelişimizdeki adam da yoktu zaten oralarda. Girdik içeri.

Tuğrul açtı böyle kabinlerden birini, “siz bi bakmayın” dedi bize, örtüyü yavaşça kendi olduğu taraftan kaldırıp baktı, sonra “tamam bu olur” dedi tamamını kaldırdı. “Niye bize göstermiyon lan” dedim ben buna. “Abi dün çok feci bir kaza oldu hastanede, çocuğun biri öldü, cenazesi belki alınmamıştır, o çıkmasın diye kontrol ettim” dedi. “Niye nooldu ki?” diye sorduk biz buna. “Abi çocuğun birinin kafası asansöre sıkıştı” dedi Tuğrul. Biz “oha lan o nasıl oluyo” şeklinde şaşırdık. Asansörden birinin camı kırıkmış, çocuk da gitmiş sokmuş kafasını bakmak için, tam o anda kabin geçmiş, almış götürmüş çocuğun başını, inip bodrumdan almışlar sonra kafasını. “Ona baktım. görmenizi istemem!” dedi. Biz eyvallah çektik, başladık çizmeye… İşte hem çiziyoruz, hem sohbet ediyoruz, geçti bir saat, dedik “bi sigara molası verelim artık”, çıktık dışarıya. Yalnız Cansu sigara içmiyordu, o dedi ki “siz çıkın, ben şöyle bi hastaneyi dolaşıcam”. “Tamam” dedik, ayrıldı bu bizden, biz de içtik sigaralarımızı geri döndük.

Biz çizmeye devam ettik ama Cansu’dan ses seda yok, aradım ben bunu açmadı da… Bekliyoruz, bir saat oldu neredeyse, döneceğiz yani, içeride de çok durulmuyor kokudan hem de soğuk böyle. O esnada biri girdi içeri koşa koşa “yaa yukarıda biz kız bayılmış, sizin arkadaşınızmış galiba” dedi. Biz fırladık, hakkaten yatırmışlar Cansu’yu, başında da var işte bir iki kişi, kız zor konuşuyor, elleri titriyor filan. “Nooldu” dedik biz buna. Hemşire “arkadaşınız halüsinasyon görmüş” dedi… Bizim kız koridorlarda dolaşırken, asansörün içine sarkmış kafası kopuk bir çocuk görmüş, tabi basmış çığlığı, koşa koşa gitmiş yardım istemeye, orada da düşmüş kalmış böyle. Tabi gördüğü hayal de hastanede bir gün önce yaşanan bir mevzu ile ilgili olduğu için millet toplandı başımıza. Dediler “hikayeyi duyunca çok korkmuş heralde kız, hayal görmüş, olur öyle” dediler. Ama bizim Cansu kabul etmiyor, “gördüm ben” diyor. Genç bir doktor vardı, gidin bakın bakalım morga dedi. Gitti bir kaç kişi, ulan bir geldiler, dediler “morgta değil ceset”. Eminim o an dokturundan hasta bakıcısına herkesin götü üç buçuk attı. Karıştı ortalık iyice. Derken başhekim de geldi, anlattık durumu, “alla alla” filan dedi. Sonradan ortaya çıktı ki çocuğu ameliyathaneye almışlar, kafası dikilip öyle defnedilecekmiş, o yüzden morgda değilmiş, herkes de bir rahatlama oldu tabi. Bizim Cansu hariç…

Geliyoruz 4-5 ay sonrasına… Mart ayında tıp haftası varmış. Tabipler odası da işte bir takım etkinlikler düzenliyor, bir de karikatür sergisi ayarlamışlar. Ben de birkaç şey çizip gönderdim, kabul edilmiş. İşte kokteyle çağırdılar, yemek veriliyormuş sonra da. Gittim, bir baktım bizim başhekim de orada. Tanıdı bu beni, biz konuştuk filan ayaküstü, sonra yemekte de yanına oturttu. Şarabı da içince iyice açıldım ben, kanka oldum herifle. Sonra bitti gece, dedi “ben bırakayım seni gideceğin yere”, dedim “gerek yok”, ısrar etti. Bindik arabasına, yolda giderken dedi ki bu, “ee resimlerime bakacaktınız hani? vaktin varsa gel, evde atölyem var, oturup bi konuşalım”. Başhekimle kanka olmanın verdiği gazla hemen kabul ettim ben tabi. Gittik adamın evine, böyle site içinde, güzel güzel apartmanlar var, onlardan birinin en üst katında oturuyormuş. En üst kat da iki katlı, çatı katını stüdyo yapmış işte herif kendine. Biz çıktık, adam böyle her yeri ahşap döşetmiş, biblolar, resimler filan, para bok tabi. Şarabın üstüne birer kadeh de rakı patlattık, ben Bedri Baykam kesildim anasını satayım. Bakmayın resimden de öyle çok anlamam da anlatıyorum da anlatıyorum, övüyorum bir yandan adamın işlerini.

Lakin saat 12 oldu, adam bir dolabı kapatıp diğerini açıyor. Hayvan gibi çizmiş, hepsini gösterme derdinde. O esnada telefonu çaldı bunun, açtı, işle ilgiliydi sanırım, izin istedi çıktı bu odadan. Bekliyorum gelmiyor. Dedim ki “bari ben göstermediklerine de bakayım, gelince anlatırım hızlı hızlı, aradan çıksın”. Başladım dolaplardaki resimleri çıkarıp bakmaya. Aga böyle raf raf dizmiş işte adam. Bir tanesinde böyle, nasıl desem, değişik çizimler var. Böyle kolu bacağı kopmuş adamlar, ağzı yırtılmış, karnı kesilmiş insanlar filan çizmiş. Kağıtların hepsini kaldırdım, çıkardım dolaptan, altlarından fotoğraflar çıktı bir sürü. Amına koyım herif hastanede ya, çekip durmuş herhalde sürekli ne kadar yaralı, kötü durumda insan varsa. Bakıyorum tek tek resimlere, bir de ne göreyim anasını satayım. Hastanenin koridoru, çocuğun biri asansörün önünde yığılıp kalmış, kafası yok ve koridorun sonunda, aslında fotoğraftan yüzü net olarak seçilemeyen ama arkadaşım olduğu için benim hemen tanıdığım Cansu! Ben o fotoğrafı bir gördüm var ya, hani birinci katta olsak pencereden atlar kaçar giderdim. Hemen geri koydum. Resimleri de geri koyacağım derken bir tanesi dikkatimi çekti, o fotoğrafın eskizini de yapmış adam. Demek ki çekip çekip eve getirip resimlerini yapıyor. Sonra bir anda adamın ayak seslerini duymaya başladım, elim ayağıma dolaştı iyice, hepsini geri koydum, oturdum sandalyeye, diğer resimleri inceliyormuş pozu takındım. Adam girdi içeri, gördü baktığımı, yüzü böyle bir anda değişti “aa bakmaya devam mı ettin ben yokken” dedi. “Evet” dedim ben de, “çok ilgimi çekti bunlar” filan, sallıyorum tırttan, sorsa bir şey, edecek iki kelimem yok yani. Sonra dedi ki bu “yaa geç oldu sen git istersen, başka bi zaman devam ederiz” dedi ama yüzünden hiç hoşlanmadım yani. Çıktık odasından kapıya doğru gidiyoruz, “ulan” diyorum her an sırtıma bıçağı saplayabilir bu benim, sonuçta ölülere poz verdirip resmini yapacak kadar psikopat olan adam onu da yapar yani. Neyse vardım ben kapıya sağ salim, adam, “işte siteden çıkınca sağa dön taksi durağı var” dedi. “Tamam” dedim, çıktım. Hakkaten de nasıl bir şok halindeysem, normalde dolmuşa binerim, niye taksiye para vereyim yani ama itaat ettim, gittim 30 lira bayıldım bir de gece gece. İyi ki domal filan dememiş yani herif.

Neyse sonraki gün, ben bizim Tuğrul’u aradım, kapalı adamın telefonu. Meğersem numarasını değiştirmiş o da, hastaneye de gidemiyorum başhekimle karşılaşma korkusundan, anlatamadım durumu çocuğa. Ama baktım bizim Cansu ciddi ciddi hayalet gördüğüne filan inanıyor, aldım karşıma, söz verdirdim, dedim “bak başımız belaya girebilir kimseye söyleme bunları”, anlattım ona her şeyi. Kızın korkusu geçti olanları duyunca ama şimdi de ben korkuyordum anasını satayım. Hani resimleri aceleyle koydum yerine, o yüzden mehtemelen belli olmuştur diye düşünüyorum.

Gel zaman git zaman bizim doktordan hiç ses çıkmadı. Ben, yaz geldiğinde bizim Tuğrul’u İzmit’te gördüm yine, Acısu Parkı’nda. Dedim “yaa sizin başhekim var ya…” dedim. “Hee görevden aldılar onu, nooldu?” dedi bu. “Niye aldılar?” diye sordum. Zaten daha o asansör davasında ihmalkarlıktan soruşturma açılmış adam hakkında, başka bir iki şey daha varmış, başka bir hastaneye yollamışlar herifi başhekimliğini elinden alıp. “Sen niye sordun?” dedi Tuğrul bana, anlattım tüm olanları. Şok oldu o da. Dedim “anlatma kimseye”. Sonra bir sonraki yıl bana tabipler odasından davetiye geldi yine, tekrar bir sergi düzenliyorlarmış, işte katılımınızı talep ederiz filan diyorlar. Katılmadım tabi ki. O yıl da sergiye gelen tüm işleri satın almış adamlar tanesi 400 liradan. Bildiğin mis gibi parayı kaçırdım ya la, bak içime oturdu tekrar düşününce. Durum budur yani, kafası kopmuş ve bir anda ortadan kaybolan bir ceset bile görseniz, durup bir düşüneceksiniz “aga bunun arkasında ne olabilir” diye, ayrıca doktorların da bir takım hobileri ve tutkuları olabilir, psikopat olmasın yeter, buna dikkat edeceksiniz…