KENZ-ÜL HAVAS

ruhibirbanyo tarafından

“…Neyse aynı gün, banyoya gittim, diş macunu duruyordu çamaşır makinesinin üzerinde, kapağı açılmış bunun, tamamı sıkılmış. Aga tırsacam tırsamıyorum da, hani böyle bir şekil, bir yazı olur tırsarım, rastgele sıkılıp bırakılmış. Bir de o gün fark etmedim ama sonradan gördük benim ev arkadaşıyla, küvetin içi de simsiyah olmuş, ne olduğunu bilmiyoruz ikimiz de…”

2008 yılının başları efendim, bir şekilde üniversiteyi bırakmak zorunda kalmıştım o dönem. Ailemle de karşı karşıya gelmiştim filan, feci zor günlerdi. Neyse atlattık şimdi ama o dönem öyle depresyonlardayım ki artık neyle meşgul olacağımı şaşırmışım. Eski kitap toplamak da işte o zamanlardan kalma bir alışkanlık oldu benim için.

Orhan Pamuk’un Sessiz Ev romanındaki tarihçi Faruk karakterine çok özenmiştim, sonradan öğrendim ki Orhan Pamuk da tıpkı Faruk gibi çalışırmış. Arşivlere girer, eski belgeleri ortaya döker, onlardan bir hikaye yakalama derdine düşermiş. Uzatmayayım, işte ben o dönem, cebimdeki üç kuruş parayla sahaflarda dolaşıp, eski kitapları toplamaya başladım. Lakin artık nasıl bir özentiysem Latin alfabesi ile yazılmış olanları almıyorum, sadece eski yazı ile dizilmiş olanlar ilgimi çekiyor.O yüzden de bir bok anlamıyorum. Gerçi öğrendik sonradan okumayı da.

Ben böyle inceden mevzuyla ilgilenmeye başladıktan sonra bu tip koleksiyonerlerle de tanışmaya başladım. İnternet üzerinde birkaç forum vardı, Beyazıt’ta bir kaç kahve, dükkan vardı, oralara takılıyorlardı. Gerçi bu adamlar arşivleri geniş olmasına rağmen maddi düzeyleri yüksek olmadığı için çok kıymetli eserlere ancak saf bir sahafı veya aceleci bir satıcıyı kandırabilmişlerse, şans eseri sahip olabiliyorlardı. Onun dışında da Ömer Koç’la filan rekabet etmeye zaten imkan yoktu. İşte ben o dönem epeyce bir alışkanlık haline getirdim bu işi. Gördüm ki bu uğurda hayatı kayan adamlar var. Millet tüm varını yoğunu bu işe adıyor. Bir de defineciler vardı, onlar tam takıntılı, doğru yanlış milyon tane harita dolaşırdı elden ele.

Gel zaman git zaman ben yeni bir okula girdim, ilgim azalmıştı koleksiyon olayına ama devam ediyordum, arkadaşlarla filan görüşüyordum arasıra. Fulya’da oturuyorum o dönem, Mehmetçik Caddesi’nde. Bir gece Aytekin’le Cengiz geldiler. Bunlar da benim akranım ama bu işin ekmeğini de yiyen tipler. Böyle bir araya gelmelerimiz olurdu dostlarla, herkes sahip olduğu şeyleri getirir, birbirine gösterirdi. Üzerine konuşurduk. O gece Aytekin bir defter getirmiş yanında. Yadigar defter, bir yerden bulunma değil. Bunun annesinin amcası-büyük dede diyorlarmış adama- 104 yaşında rahmetli olurken sahip olduğu bu defteri Aytekin’in dayısına vermiş ki buna da elvermek denirmiş. “Gel” demiş “nasıl kullanılacağını anlatayım sana bu defterin, sen devam ettir”. Ama yakın zamanda da ölmüş. Dayısı da korkmuş Aytekin’in, defteri ablasına, yani Aytekin’in annesine vermiş. Böyle elden ele gezen, defter dediğime bakmayın, el yazması bir kitaptı bu. Aytekin defteri ilk çıkardığında pek ilgimi çekmedi açıkçası. Süleymaniye sahaflarında, uyanık satıcıların fahiş fiyatlara satmaya çalıştığı, eskiliğinden başka hiçbir kıymeti olmayan önemsiz kitaplardan biridir diye düşündüm. “Yok abi öyle bir şey değil bu” dedi Aytekin. Ulan baktık eski Türkçe bir kitap, üzerinde “Seyyid Süleyman el Hüseyni Hazretlerinin neşrettiği İnegöllü Yonca Yusuf Efendiye ait hüddam ve havas ilmi” yazıyor. İnceledik biraz, içinde cin çağırmak, ruh çağırmak, büyü yapmak, ne ararsan var. Böyle şeylerden de tırsmam normalde ama bir çizimler yapmış mesela adam… Bunu tarif edemem aslında, çizimleri koymam lazım buraya… Kedi çizmiş, insan çizmiş fakat belli yani bir psikopatın kaleminden çıkma çizimler. Bir de orada yazdığına göre en kolayı cin çağırmak, sadece tek bir duası vardı onu okuyorsun, geliyormuş cin. Büyü yapmak, ruh çağırmak filan baya karışık, ebced hesabı bilmek gerekiyor, bir sürü materyal gerekiyor filan, öyle… Neyse efenim biz o gece kitabı inceledik ettik, satacağız, ona karar verdik. Ama nasıl?

Benim yeteneğim vardır bu çizim işlerine, defterdeki şekilleri filan ayrı bir kağıda çizeceğim, yazılardan da bir kısmını yazacağım, bizim okuldaki semiyotik profesörüne göstereceğiz nedir ne değildir diye. Bir bilgi veya kaynak öğrenmeye çalışacağız konu hakkında. Defteri göstermemek için böyle yapıyoruz. Bir de defterden birkaç sayfa scan edip bu forumlara filan koyacağız belki bilen çıkar diye. Normalde define haritası veya tarihi eser fotoğrafı filan paylaşmak yasaktır ama herhangi bir değeri olmadığını düşünerek defteri koymanın bir zararı olmayacağı kanaatine vardık biz. Aytekin de defteri bende bıraktı o akşam çizimleri yapacağım diye, gitti bunlar. Olan benim ev arkadaşına oldu amına koyım sonra.

Şimdi bu Aytekinler’in gittiği gece var ya… Saat 12’yi geçmiş, televizyon izliyorum, ev arkadaşım geldi, şöyle şaşkınlıkla içeriye bakıp, “ne iş olum oyun mu oynuyonuz” dedi, bastı gitti banyoya. Geldi tekrar içeriye sonra, içmiş bi de kafası da iyi “hani nerede arkadaşın?” dedi. “Kim ulan?” dedim, “Serpil buradaydı ya” dedi. Serpil de komşunun 4-5 yaşlarındaki kızı mınakoyım, arada gelirdi bize canı sıkıldığında. “Ne alaka olum hayal mi gördün?” dedim, “yok olum buradaydı ya kız, zıplıyodu koltukta” dedi, “hasiktir git yat yaa” dedim ben de buna. “Alla alla” dedik, yattık, inanın kitap aklımdan çıkmıştı bile benim o zaman. Sabah oldu, uyandım, gittim salona baktım bu benden önce uyanmış oturuyor, benim de daha afyonum patlamamış, gittim attım kendimi bir koltuğa, yaktım bir sigara, içiyorum aç karnına. 1-2 dakika sonra kafasını kaldırıp kapıya baktı bu, sonra bana döndü “ne iş lan? konuşmuyor musunuz abinle?” dedi, “o nereden çıktı?” dedim, “sen abinin yanında sigara içmezdin” dedi.. “Allah allah” diyorum “noluyo”, “ne zaman geldi abin, gece mi geldi? söyleseydin çöpleri atardık” filan diyor, ev bira şişesi doluydu. “Lan oğlum sen iyi misin?” dedim ben buna. Meğer iki saattir abimle oturmuş muhabbet ediyormuş bu, ben sigarayı yakınca kalkıp gitmiş abim. Hiç kitaptan bahsetmedim korkmasın diye, uyurgezerlik filan da vardı bunda, “psikolojiktir abi o, sen bi doktora git istersen” dedim.

Bir panik hali aldı ondan sonra beni, aradım Aytekin’i, dedim böyle böyle. “abi yıllardır evde duruyor o defter hiçbir şey olmadı bize ama yine de rahatsız olduysan alayım” dedi. “Dur daha scan etmedim, yarın veririm ben sana” dedim, kapattık. Ben hakkaten o gün bazı sayfalarını taradım defterin, koydum internete. Akşam biri mesaj atmış;

“Kardeş, elindeki kitabın ne olduğunu biliyor musun sen? Buraya konur mu bu? Çabuk görüşmemiz lazım” filan demiş. Ben de mesaj attım buna cevaben, “nedir bu?” diye sordum, “böyle olmaz, telefon edeyim” dedi, istemedim numaramı vermek, msn verdik msn de konuştuk. Dediğine göre; bu defterden 17 adet varmış, sahtesi de çok dönüyormuş piyasada. “Falanca sayfasına bak şöyle bir şey var mı?” diyor, bakıyorum var, birkaç tane sordu böyle, hepsi var, defter orjinal anladığımız kadarıyla. Bu defterlerden 13 tanesinin kendilerinde olduğunu, iki tanesinin yurt dışında başkalarında olduğunu biliyorlarmış. Diğer iki defterin yeri belli değilmiş, biri bu benim elimdeki olabilirmiş. “Ne yapacaz” diye sordum, “bize ver” dedi. “Kaça?” dedim, “inan o defterin ne olduğunu bilsen, üstüne para verirsin almamız için” dedi. “Ulan kurnaza bak, ucuza kapatacak hesapta” diye düşündüm, yanaşmadım satmaya, baya ısrar etti, kabul etmedim. En son “çıkıyorum ben” dedim, hızlı hızlı telefon numarasını yazdı, “bunu not et, ihtiyacın olabilir, ararsın” dedi. “Eyvallah” dedim, aldım numarayı tedbir olarak.

Neyse aynı gün, banyoya gittim, diş macunu duruyordu çamaşır makinesinin üzerinde, kapağı açılmış bunun, tamamı sıkılmış. Aga tırsacam tırsamıyorum da, hani böyle bir şekil, bir yazı olur tırsarım, rastgele sıkılıp bırakılmış. Bir de o gün fark etmedim ama sonradan gördük benim ev arkadaşıyla, küvetin içi de simsiyah olmuş, ne olduğunu bilmiyoruz ikimiz de…

Bak şimdi, buraya inanmayacaksınız muhtemelen ama artık hikaye gibi okuyun ne yapayım, bir şey diyemem. O gece uyuyoruz ev arkadaşımla. Ben bunun çığlığıyla uyandım. Yan odadan sesi geldi, adımı söylüyor, ağlıyor filan, kalktım, ışığı yaktım hemen, gittim yanına “ne oldu” dedim. “Abi hiç iyi değilim ben” dedi “bir uyandım başucumda sen oturuyorsun böyle dik dik bana bakıosun, nooldu diyorum, cevap vermiyosun, sonra biraz daha dikkatle baktım, suratın yemyeşildi, bağırmaya başlayınca kayboldun” dedi. “Olum rüya olmadığına emin misin” dedim, “bilmiyorum” dedi. Su verdim, sakinleştirdim, oturduk bir yarım saat, pek yatmak istemedi bu, zorla yatırdım ben bunu. ben de korktum mına koyım, karar verdim defteri çıkartacağım ertesi gün elimden. Ama gerek kalmadı buna…

Ne kadar geçti üzerinden bilmiyorum, yine bunun sesiyle uyandım ben “eh yeter artık filan” diye de söyleniyorum içimden, aga baktım başka sesler de var, gözü bir açtım 5-6 tane adam evin içinde, birinin elinde silah var- hay sikiyim ya orospu çocukları bak yine aklıma gelince tuhaf oldum. Defteri soruyorlar buna, bu da anlamamış ne olduğunu, yalvarıp duruyor adamlara, bir tanesi de benim yanıma geldi adamlardan. Dedim “tamam ya defter bende ama benim değil emanet” . Veremem ayağına yatacağım hesapta ama nasıl vermeyeceksem, zaten bir höt dediler ödüm patladı mına koyım. Kalktım verdim defteri, kontrol ettiler, tam gidecekler, ben bir ümitle “abi cinli yalnız bu defter, normal değil” dedim. “Bizi cin çarpmaz abisi” dedi güldü bir tanesi. Diğeri geldi “abicim çocuk oyuncağı değil bu işler bak, nereden buldunuz siz bu defteri?” dedi. Dedim “arkadaş verdi” sonra düşündüm, Aytekin’in de başını belaya sokacağım, “sahaf bir arkadaştan buldum daha doğrusu” dedim. “Uğraşmayın olum böyle şeylerle, kimseye de söylemeyin buraya geldiğimizi, sizin iyiliğiniz için bunlar, anlamazsınız şimdi” dedi, çıktı adamlar. Ulan şimdi polisi arasan bir türlü aramasan bir türlü. Aytekin’i aradım ben, dedim böyle böyle. O da inanır bana normalde ama kıllanıyor haklı olarak, hani çok kıymetli bir şey çıkmış olma ihtimali de var. Neyse ertesi gün buluştuk, msn’de konuştuğum adam da dahil, her şeyi anlattım ben buna. Sonra herifin bana verdiği numarayı sorgulattık Turkcell’de, bir isim çıktı karşımıza. Sonra o ismi Google’da aradık, bir iş adamı çıktı, Maslak’ta şirketi varmış herifin. Hani bu yaptırmış olabilir, bundan kıllanıyoruz ama emin de değiliz. Aytekin ısrar etti, aradık, tanıttım kendimi, anlattım tüm olanları, “allah belanızı versin” dedi, “gördünüz mü şimdi olanı ” dedi, bir iki saydı sövdü, kapadı telefonu. Artık numara mı yaptı, yoksa gerçekten başkası mıydı gelenler hala bilemiyoruz. Sonradan araştırdık, elimizdeki kitabın adı Kenz-ül Havas imiş ve bu çok az bulunan, büyü yapma, cin çapırma gibi konularda en doğru bilgileri barından bir kitapmış. Ama bizim elimizdeki nüshanın akıbeti ne oldu, o adamlar kimdi, hiçbirini bilemiyoruz.

Kitaptan birkaç görsel…