KÖYDEKİ AYİN: Aliş’i Anma Günü

ruhibirbanyo tarafından

“…Sonra tuttu kızın kafasını ısırmaya çalıştı, o sıra zincirinden çekti adam deliyi. Sonra tekrar vurmaya başladı, kızın yüzü gözü kan içinde kalınca iyice, tuttu kafasını yere vurmaya başladı, bir iki kere vurdu, sonra çektiler yine zincirinden götürdüler…”

Ne yazık ki anlatacağım bu olay hakkında net bir tarih ve mekan adı belirtmem mümkün değil. Ama birkaç yıl önce, Kocaeli’nin bir köyünde yaşandığını söyleyebilirim fazla muallakta kalmaması açısından.

Birol adında bir arkadaşım vardı, hala var, her sene köyüne davet ederdi bu bizi. Belirli bir günde, bir eğlence yapılırmış. “Çok güzel oluyo gidelim” filan derdi. İşte bir defasında kabul ettim ben bunun bu teklifini, “tamam ulan” dedim, “bu yıl gidelim hadi”.

Neyse aga günü geldi, biz gündüz buluştuk, takıldık, akşama doğru da yola çıktık, hava daha tam kararmadan köye vardık. Evine gittik bunların, yemek yedik önce annesi babasıyla, sonra köy meydanına indik. Kalabalık böyle, hareketli bir ortam var. Kocaman bir kazanın içinde helva pişiriyorlar. Hiç de sevmem helvayı, yememiştim o yüzden ben.

Daha önceden sormuştum Birol’a “nasıl bir eğlence bu?” diye. “Köyün bütün gençleri yakalamaca oynuyor” filan demişti. Bu helva olayını söylememişti. “Nedir?” dedim “peki bu helva, bunu neden dağıtıyorlar?” diye sordum. “Bilmiyorum abi, adet işte” dedi. Lavuk, kendi adetinden bihabermiş meğersem. O gece bildiğin çok deli bir ayine şahit oldum sonra ben.

Neyse efenim, helva dağıtıldı bitti, hava da karardı, böyle sandalyeler filan atmışlar sokağa, insanlar oturuyor, fakat en önde çok yaşlı bir teyze var. Herkes sırayla onun elini öpüyor. O kadının kim olduğunu sordum bizim Birol’a, “yaa işte onun için düzenleniyor bu olay” filan dedi.

Sonra bu kadının elini öpüp icazet alan gençler köyün meydanında oyuna başladılar. Köyün merkezi diyebileceğim noktada bir cadde var, o caddeye ve caddenin etrafındaki evlerin bahçelerine yayılarak, geniş bir alanda oynadıkları bir yakalamaca oyununa başladılar. Otuza yakın delikanlı ikiye bölündü, yarısı ebe oluyor, yarısı kaçıyor işte. Birol “gel girelim” dedi, ben istemedim, o tek başına girdi sonra aralarına. Ebelerin elinde düğüm atılmış beyaz bir havlu var, yakaladıklarına o havluyla vurup sobeliyorlar, sonra sobelenen havluyu alıp kovalamaya başlıyor, diğeri kaçıyor filan, öyle bir oyun. Ama koca koca insanların, duvarlardan, çitlerden atlaya atlaya oynadıkları bu oyunu izlemek zevkli ve heyecanlıydı söyleyeyim.

Oyun devam ederken, ben de izleyenlerin içindeyim böyle, köylülerin arasında dolaşıyorum, yürüyorum. Yaşlı bir adam vardı ama böyle Moda’da filan yaşayan beyaz saçlı, kavruk tenli kodamanlar olur ya öyle bir adam. Bunun oturduğu yere siyah bir havlu bağlamışlar. Ben onun yakınlarına ilişmiştim, o sıra “hoşgeldiniz delikanlı” dedi bu bana. Hoşgeldin beşgittin muhabbetti yaptık, hani nereden geldiğimi kime misafir olduğumu filan sordu, öyle iki lafladık. Etrafındaki insanlar da eşi, kızı, torunları filanmış. Sonra olayı anlatmaya başladı, eğlencenin neden düzenlendiğini söyledi, ağzım açık kaldı.

Zamanında köyde Aliş adında bir genç varmış. Bu Aliş, işte benim bu konuştuğum adamın halasına aşıkmış. Lakin bunlar köyün zengin ailesiymiş, Aliş ise sıradan bir köylü, vermemişler dolayısıyla kızı Aliş’e. Aliş her şeyi yapmış, kaçırmaya bile kalkmış, olmamış. Sonra divane olmuş, kafayı yemiş. Eline bir havlu almış, çoluğu çocuğu, kimi görüyorsa artık kovalamaya, yakalayınca da havluyla vurup kaçmaya başlamış. Kimseye zararı yokmuş ama… Sonra Aliş’in aşık olduğu kızı başka bir adama vermişler. Bu sefer Aliş, milletin peşinde koşmayı bırakmış, sadece bu damadı kovalar olmuş. Sabah akşam peşinde dolaşıyormuş adamın. Gördüğü yerde havluyla vurup kaçıyormuş. Kaç kere dövmüşler, usanmamış devam etmiş. En sonunda bir gün bu damat, kayınpederi, kızın abileri filan, güpegündüz bu Aliş’i görüp yanlarına çağırmışlar. Sonra da adamı tutup, bir öküz sürüsünün içine atıp ezdirmişler, Öyle bütün köyün önünde hayvanların altında ezilmiş bu Aliş. İşte onun yıl dönümüymüş o gün.

Herhalde yüzümdeki ifadeden neler hisettiğimi anlamış olacak ki, “yaşlılar, işte cehalet, yapmışlar zamanında böyle şeyler” dedi. Kendi babası, amcası, dedesi filan işte adamın cinayeti işleyenler. “Şimdi olsa böyle olmaz tabi” dedi. Sonra akıl ettim, o herkesin elini öptüğü nineyi sordum, “kim bu?” diye. Aliş’in kız kardeşiymiş meğersem o da. “Kaç yaşında?” dedim. “100 vardır, en azından 90’ı devirmiştir” dedi. Ulan garip hissettim kendimi, bir efsanenin canlı tanıkları, o kahramanların torunları filan, hepsi karşımdaydı. Yalnız kadını da görseniz var ya nasıl şirin bir teyze, böyle elma gibi yanaklar, yemyeşil gözler, dişsiz ağzında hep bir tebessüm, oğlanları izliyor öyle.

Sonra bu yakalamaca oyununu bitirdiler elemanlar, tek sıra dizildiler böyle insanların karşısına. Daha orta yaşlı insanlar oturuyor demiştim ya, bunlar böyle maniler söylemeye başladılar yüksek sesle.

Sonra evin birinden bir kız çıkarttılar hacı tamam mı, bembeyaz bir entari giydirmişler. Biri tutmuş getiriyor kızı. Getirdi bıraktı ortalığa, ne yapacaklar diye bekledim, o ayakta dikilen gençlerden biri çıktı sonra bir koydu kızın suratına, kız dürek düştü yere. “Oha” dedim “nooluyor!”. Kız düşünce bir de tekme savurdu, geri gitti sonra. Başka bir tanesi geldi, o vurmaya başladı, izleyenler de elleriyle alkış tutuyor böyle hey hey hey çekerek. Abi gözlerime inanamadım, millet sırayla gelip kıza bir güzel geçiriyor birkaç tane, geri gidiyor sonra. Kız kanrevan içinde kaldı, 10-15 kişi dövdü böyle kızı. Sonra kaldırıp götürdüler. Bizim Birol vurmamıştı kıza, vursa zaten sikerdim belasını, sonra yanıma geldi, “ne olum bu?” dedim. “Abi gelenek bu, bu şekilde yapılıyor, o kız gönüllü zaten” dedi. “Vay amına koyım!” dedim. Sonra başka bir kız getirdiler aynı şekilde, bir de bunu böyle dizlerinin üstüne çöktürdüler, sonra diğer taraftan birileri daha çıktı. Bir adam, elinde başka bir adama bağlı zinciri tutmuş, geliyorlar. Böyle boynundan bağlamışlar zinciri herife, köpeği tasmasından tutmuş da gezdiriyor gibi getiriyor diğeri. “Hayırdır inşallah bu ne acaba” dedim beklemeye koyuldum. Ulan o zincire bağlı eleman deliymiş meğersem, kambur bir şey zaten, elleri böyle dizlerine geliyor, ağzından tükrüğü akıyor. Abi bu deli geldi, bir girişmek girişti kıza, nasıl vuruyor ama görmeniz lazım, kız da savrulup duruyor bir o tarafa bir bu tarafa. Sonra tuttu kızın kafasını ısırmaya çalıştı, o sıra zincirinden çekti adam deliyi. Sonra tekrar vurmaya başladı, kızın yüzü gözü kan içinde kalınca iyice, tuttu kafasını yere vurmaya başladı, bir iki kere vurdu, sonra çektiler yine zincirinden götürdüler.

“Artık nasıl etkilendiysem, döndüğümde, bir deftere o delinin resmini karalamıştım.”

Var ya artık kusacaktım neredeyse. O sırada o kodaman dediğim adamla tekrar gözgöze geldim, kaşlarını kaldırıp kafasını eğdi böyle “naparsın işte köylü milleti” demek ister gibi. Ama ben o an anladım ki Saadettin Teksoy boşuna ekmeğini yememiş bu işin yıllarca. Alt tarafı İstanbul’a iki saat mesafedeki bir köyde bu denli akıl almaz bir adet yıllardır süregelebiliyorsa, Anadolu’nun adı sanı bilinmeyen yerlerinde kim bilir daha neler oluyordur.

Artık saat gece 2’yi geçmişti. Herkes kalktı sonra, en önde Aliş’in kız kardeşi. Yürümeye başladık ağır ağır. Yalnız yola çıkmadan önce böyle yoklama gibi bir şey yapıldı. Her haneye mensup fertler grup grup toplandı, eksik var mı diye bakıldı, bir kişinin bile kalmaması gerekiyormuş köyde, öyleymiş adet. sonra yola çıkıldı işte. “Neyere gidiyoruz?” dedim Birol’a, “işte şurada falanca yerde devam edilecek” gibisinden bir cevap verdi. “Hadi bakalım” dedim, neredeyse yarım saat yürüdük. Böyle tepe bir yere geldik, yamacın üstündeyiz, aşağıya doğru uzanıyor işte geniş bir alan, köy bitiyor o bulunduğumuz noktada. Ateş yaktılar, millet toplandı çevresinde, öylece dikiliyoruz. O esnada iki kişi, bu Aliş’in kız kardeşinin kollarına girip onunla birlikte yamaçtan aşağı yürümeye başladılar. Çalılık, kayalık bir şeyler var, onların arkasına girip gözden kayboldular, sonra iki adam geri geldi, kadın yoktu, bırakmışlar orada teyzeyi. Ben zaten Birol’dan ümidi kesmişim artık bir bok bildiği yok, gittim başkalarına sordum “nooluyo şimdi?” diye. “Aliş’in nuru gelecek işte bacısıyla kavuşmaya” dediler. Anlamadım tam, bir 15-20 dakika sonra bir uğultu olmaya başladı, herkes bak bak filan diye bir yeri gösteriyor, ulan bi baktım, bilseydim önceden çekerdim telefona, hakkaten böyle tam önümüzde yıldız kayması gibi bir şey olmakta. Böyle bir ışık geldi geçti gözümüzün önünden. Ben artık iyice afallamıştım. Sonra birileri türkü söylemeye başladı ama Türkçe değil. sonradan öğrendim, Pomakça’ymış. Yeyse böyle türküyü söylüyorlar, sonra bitince bir kıta mani, tekrar başka bir türkü. Öyle öyle sabahı ettik biz orada. Gün ışımaya başladı. Adamlar gittiler tekrar, 15 dakika sonra geldiler teyzeyle, teyze iki gözü iki çeşme ağlamakta, “gördüm Alişimi, gördüm ağabeyimi, içime doğuyor bu sondu, ben çıkmam artık seneye” diye böyle nasıl içli içli ağlıyor bir görseniz, yürüyemiyor ağlamaktan. Ateş söndürüldü, köye döndük. Hava aydınlanmıştı iyice ama bir süpriz de köyde bekliyormuş beni. Aga biz bir gittik, bütün köyün evlerinin kapısına beyaz havlular bağlanmış. Kim bağladı belli değil, bütün köy toplanıp gitmiştik oysa. Artık sormadım daha fazla. O havluların hepsini söktüler tek tek, tek bir kişinin evinde saklanacakmış hepsi gelecek yıla kadar, sonra da gelecek yıl düzenlenecek törende, yakalamaca oyunu o havlularla oynanacakmış. “Vaaay arkadaş” dedim yaa, adetlere bak, mistizme bak mına koyım.

Sonra döndüğümüzde bütün arkadaşlara anlattık tabi biz bu olayı. Normalde Birol’un lafına inanmazdı millet ama zaten asıl ateşli ateşli anlatan ben olduğum için çok şaşırdılar. Gelecek yıl için hemen karar verdik biz, kamera alıp gidecektik. Belgesel tarzı bir şey çekmeye niyetlendik. İçimizden biri kıl dönmesi, biri de basur oldu aynı tarihte, ameliyat işleri çıktı ben de tek gitmedim. Sonra da bizim teyze ölmüş zaten, sadece helva kavurup yemişler o sene. Şu an devam ediyorlar mıdır bir fikrim yok açıkçası. Ne kadarına inandınız siz bu anlattıklarımın bilemem artık, zira ben olsam hayatta inanmazdım böyle bir şeye ama ömrümün en ilginç deneyimlerinden biriydi yani benim için o gün yaşadıklarım ve gördüklerim. En çok da bütün köy, köyü terk ettiğinde orada ne oldu ne bitti, o havluları kim getirip bağladı, onu merak ediyorum.