TAMBURİ’NİN ÖLÜM YIL DÖNÜMÜ

ruhibirbanyo tarafından

“…Bizim Tamburi adama doğru yürümeye başladı, ben de gittim peşinden tırsa tırsa ama bir ses daha var, müziğin ritmini, ruhunu bozan bir ses. Biraz daha yaklaştık, bir de baktık ki bu udinin arkasında bir adam daha var ayakta, elinde bir tef, tef çalıp bir şeyler söylüyor kendince…”

İzmit’i bilenler, Bağçeşme Mezarlığı’nı da bilirler herhalde. Şehrin tepesinde, devasa bir alana yayılmış, içinde binlerce ölünün yattığı dev bir mezarlıktır burası.

2008 yılında, parasızlık içinde, İzmit’teki bir reklam ajansına tasarımcı olarak girmiştim. Gerçi reklam ajansı dediğime bakmayın, ışıklı tabela, led tabela, sac harf kesimi filan yapan, kreatif yönü sıfır olan bir yerdi. Sarmadı tabi, ayrıldım oradan. Yine başladı meteliğe kurşun attığım günler. Bir dostum var, adı Nedim ama kimse bilmez gerçek ismini, “Tamburi” der herkes ona. Bağçeşme’de bir enstrüman atölyesi var. El yapımı çalgı yapıp satıyor bu sanatkar adam. Bir de tamburi işte, tambur çalıyor, musikinin felsefesine de haiz, özel bir insan. “Gel” dedi bir gün bana, “bir mermer atölyesi var bizim orada, sana ihtiyaç var, bir bak, para da kazanırsın hem” dedi. “Ne alaka” diye düşünerek gittim. Bu Bağçeşme Mezarlığı’nın girişine sıra sıra dizilmiş mermerciler var, mezartaşı yapıyorlar. Bunlardan bir tanesine bir gün bir müşteri gelmiş, elinde bir kabir fotoğrafı, aynısını istemiş, yapamamışlar. Bunların ölçekli çizimleri yapılacak, süslemeleri filan ayarlanacak, enteresan bir iş. Neyse yaptık, güzel de para aldık hakikaten o zaman. Sonra aynı yerden ara sıra işler gelmeye başladı bana. Zengin mezarlarını bana tasarlattırıyordu adamlar. Mezartaşındaki yazıları bile ben ayarlar olmuştum. Tipografi kaygım vardı bir kere, Bodoni ile, Garamond ile, Trajan pro ile yazıyorduk üzerindeki yazıları, sıfır espas hatası, mükemmel işler çıkıyordu ortaya.

Mezarlığın girişi burası, hemen soldaki tentenin altında da bizim atölyeler var 

Kışın işler duruluyormuş bu sektörde. Adamın yakını kışın ölse bile yağmurda çamurda uğraşmamak için mezarını havalar ısınınca yaptırıyormuş. Neyse bir yıl geçti aradan, biz sezonu açtık yine, bir iki iş daha yaptım ben oraya. Derken bir gün, Kocaeli’nin ilçelerinden birinde eskiden belediye başkanlığı yapmış birinin annesi ölmüş, onun işi geldi. Ben çiziyorum, usta yapıyor, sonra da oğlu var, onunla beraber gidip kabri inşa ediyorlar. Böyle bir sistemimiz var. Bu başkanın annesinin mezarını da yaptık. O günün akşamı bizim usta kapadı dükkanı, oğluyla beraber atladılar kamyonete gittiler. Nen de bizim Tamburi’nin yanına gittim. Çay içiyoruz, sohbet ediyoruz filan, feci huzurlu bir yer… Derken telefon geldi, gündüz yağmur yağmıştı bir ara, “bizim mezar çökmüş, gel yoksa başkan ebemizi siker, hemen yapmamız lazım bunu” dediler. “Ulan gece gece iş çıktı mezarlıkta” diye başladım söylenmeye. Sonra bizim Tamburi’ye “sen de gel” dedim, tek başıma çekemezdim şimdi o yolu, korkuyor ayağına yattım filan. Kabul etti, kapadık atölyeyi, başladık mezarlığın içinde yürümeye. Aga biz bir vardık, yapmış ibneler, “tamam” dediler, “çözdük biz”. Haydi gerisin geriye dön şimdi. Neyse ağırdan yollandık biz yine, o esnada yine yağmur başladı. Dedi ki Tamburi bana, “gel şurada bir gasilhane var, orada bekleyelim, dinince gideriz”. İnceden bir huzursuzluk vardı içimde ama “eyvallah” dedim, gittik biz oraya. Artık kullanılmayan, suları akmayan bir gasilhane işte. Bekliyoruz orada, sohbet ediyoruz, uzaktan da bir müzik sesi geliyor. “Ulan nedir bu gece gece mezarlığın içinde” diye merak ediyoruz. Ama öyle de huzurlu bir müzik ki, yağmur sesinin içinde büyülü bir tını gibi. “Çok merak ettim” diyor Tamburi, “gel bakalım şuna, yağmur da dinmek üzere hem”. İstemeye istemeye kabul ediyorum. Başlıyoruz gitmeye…

Bir bekçisi var mezarlığın. Hafif sıyrık ama tatlı mı tatlı bir adam. Rafet abi… Şu 17 ağustosla ilgili yayılan tüm şehir efsanelerinin kaynağı bu adamdır işte. Öyle de güzel anlatır ki;

“Gece saat iki buçuk gibi atıyorum turumu, bir baktım bütün mezarlardan bembeyaz kefenler çıkmaya başladı. ‘Eyvah kıyamet mi kopuyor acaba!’ dedim. Bir anda dua etmeye başladılar, ‘bu gece bu bizim dualarımızla sağ kalacaksınız’ dediler.”

Hakikaten buna benzer çok öykü duymuştum çocukluğumda. Anlatırlardı, sonra da “işte bunu gören bekçi de kafayı yemiş” derlerdi. Buna da pek bir bozulurdu Rafet abi. Gelir başlardı;

“Ben neler gördüm burada be? Deprem vurmadan iki dakka önce bir baktım, şehitlikte bütün şehitler ayaklanmış gidiyorlar, ‘nereye gidiyorsunuz’ dedim, ‘Boğaziçi köprüsü’nü tutmaya gidiyoruz’ dediler. Neymiş ben de bunu görünce delirmişim, ne delirecem bee ‘allah dualarınızı kabul etsin yiğitler’ dedim, aradım hanımı uyandırdım sonra da, alsın çocukları evden çıksın diye, hepinizden önce biliyordum ben be depremin olacağını.”

Bu Rafet abinin bir cep radyosu vardı, onu dinleye dinleye gezerdi mezarlığın içinde. Bakmayın, böyle yerlerin şarapçısı, otçusu çok olur, onları kovalardı. Ben, Tamburi ile giderken “herhalde Rafet abidir” diye düşündüm, buna inanmak istedim. Tamburi de bir yandan “abi ben böyle bir makamı hiç duymadım daha önce” diyordu, “saba makamına benziyor ama o değil”. Benim kalbim ağzımda atıyor, adam da hala makam derdinde, öyle müzik aşkı vardı işte hergelenin.

Neyse biz yürüdük yürüdük, gittikçe yaklaştık müziğe, daha net duymaya başladık. En sonunda “abi bak şuradan geliyor” dedi tamburi, baktım, hakikaten de tek başına oturmuş, ud çalan bir adam vardı orada. Şimdi biz burada arkadaşının mezarına gelip rakı döken adamlar filan da gördük ama böylesine ilk kez şahit oluyordum. Bir de öyle karikatür bir tip ki… Hani böyle Zeki Müren’in filan arkasında çalan takım elbiseli sazcılar olur ya, öyle giyinmiş. Bizim Tamburi adama doğru yürümeye başladı, ben de gittim peşinden tırsa tırsa ama bir ses daha var, müziğin ritmini, ruhunu bozan bir ses. Biraz daha yaklaştık, bir de baktık ki bu udinin arkasında bir adam daha var ayakta, elinde bir tef, tef çalıp bir şeyler söylüyor kendince. “Oha noluyor” filan derken bir baktım bizim Rafet abi bu, bizi görünce parmağını dudaklarına götürüp susun işareti yaptı, devam etti çalmaya, sonra bu ud çalan adam var ya, böyle yavaş yavaş yavaş silindi, müzik de böyle tıpkı bir şarkının bitişi gibi gittikçe kısılarak bitti. Resmen gözlerime inanamıyordum, neye şahit olmuştum lan az önce ben öyle! Baktım Tamburi de aynı şoku yaşıyor. Yanımıza geldi Rafet abi, “bunlar böyle gelirler arasıra” dedi. “Bazen düğün yapanları bile oluyor, çok kudretli bir hocadan öğrendim, bunun duası var, bu şekilde okunuyormuş(elindeki tefi gösteriyor burada), gördüğüm zaman kaçırıyorum artık” dedi. Ne diyeceğimizi bilemedik adamın olayı normalleştirmesi karşısında.

Geçen zaman içinde, rastladıkça soruyordum Rafet abiye. O yarı çatlak adam öyle cool bir imaj edindi ki sonradan gözümde. Alışmış bir edayla “bilmiyorum vala cin mi hayalet mi, ama cindir, ruhlar mahşer gününe kadar uykuda kalacaklar dinimize göre” diyordu. Tamburi ise kafayı bozmuş “abi ben o makamı öğrenecem” diyordu. Sonra her gece mezarlıkta dolaşmaya başladı, kendine kendine kaybolup gidiyordu servilerin içinde. “Görüyor musun bari?” diyordum, “arasıra duyuyorum işte bir şeyler” diyordu. Ben bir daha pek girmemeye çalıştım mezarlığa, en azından tek başıma.

Gel zaman git zaman, acı bir olay oldu. Bizim Tamburi, lösemiye yakalandı, İstanbul’a götürdüler, dönemedi geriye. Kapattık atölyesini, kemoterapiye filan giriyordu işte, bırak saz yapmayı, saz çalacak hali yoktu. O yokken Bağçeşme’nin de tadı yoktu. Ama ekmek parası işte, çağırdıklarında gidiyordum yine işe.

Zaman geçtikçe telefonda da konuşamaz olduk Tamburiyle. Annesi ve abisiyle konuşuyordum, “iyi değil” diyorlardı. Sonra bunu hastaneden çıkartıp, Bursa’ya, memleketine götürmüşler. “Anladık ki artık kurtuluşu yok, evinde, ailesinin yanında ölsün bari” diyormuş doktorları.

Bir akşam yine bizim atölyeden çıktım, karşıda taksi durağı vardı, ahbaplarımızdı, aşağı müşteri çıkarsa atlayacaktım arabaya ben de, İzmit’e inecektim taksiyle, onu bekliyorum. Derken bir müzik çalındı kulağıma, hemen tanıdım, o günkü sesti. Etrafa baktım, kimse tepki vermiyordu. “Bir tek ben mi duyuyorum lan acaba” diye şüphelendim. Yavaş yavaş içine yürüdüm mezarlığın. Hava yeni kararmak üzereydi, kurşuni bir renk vardı gökyüzünde. Dolaştım dolaştım dolaştım içinde mezarlığın. Sesi arıyordum, buldum da sonunda. Yavaş yavaş yürüdüm, bir patikadan geçtim, sonra karşımda gördüm yine onu. Udunu almış çalıyordu aynı perdeden, usul usul sokuldum. Ama bu defa yanında başka biri daha vardı. Yaklaştıkça yüzünü seçer oldum, bizim Tamburi, bana gülümseyerek, o çok merak ettiği hüzünlü makama eşlik ediyordu. Bir anda gözyaşlarımı tutamadım, koşarak sarılmak istedim ona, Nedimime… Sonra arkada bir silüet daha gördüm, Rafet abi elinde tefiyle çıkageldi. Koşmaya başladım üzerine, “abi duuur” diye bağırdım, durmadı, söylemeye başladı duasını. Ben koştum durdurmak için, en değerli dostumun içinden geçtim, tuttum Rafet abiyi, “abi yanlışın var onlar cin değil” dedim. Ama yetişememiş olacağım ki müzik yavaş yavaş kesilmeye başladı ve ağır ağır kayboldular karanlığın içinde. Ağabeyine telefon ettim hemen sonra, “Akşam üzeri kaybettik Nedim’i” dedi.

O gün oradan çıkmadım, sabah ezanına kadar dolaştım durdum mezarlığın içinde tek başıma, belki tekrar rastlarım ümidiyle, ama rastlayamadım. Sabah ezanı, saba makamından okunmaya başlayınca, bir gülümseme düştü yüzüme, “olsun bee” dedim. “Bana perdesiz gitar yapacaktı, sözünü tutamadan gitti ama hakkım helal olsun, onun da bana olan hakkı helal olsun, belli ki mutluydu be…” diye düşündüm. Gözlerim doldu, ağladım. Ama çok az…

Tam bir yıl geçti işte üzerinden. Bugün, 22 haziran 2011 günü kaybettik Nedim’i, o güzel adamı… Belki bu gece de yine nağmeleri dolaşır diye, birazdan çıkıp ağır ağır mezarlığa yürüyeceğim. Bir termos çay demledim, yanımda onu da götüreceğim, beraber çalıp, beraber içeceğiz, doyasıya sohbet edeceğiz… Lan, oğlum, ben o adamı, Nedimimi, çok özledim…

Nedim’in, Bursa’daki kabri…