TEKİNSİZ EVLER

ruhibirbanyo tarafından

“…Meğer sürekli yaşanıyormuş bunlar, durmadan evin içinde birilerini görüyorlarmış. Daha doğrusu apartmanın içinde… Bir odaya girdiklerinde namaz kılan yaşlı bir amca görmüşler mesela, bir gece mutfağa su içmek için giden kız kardeşi zenci bir çocuk görmüş…”

Yıl; 2007.

Anlatacağım olay Kocaeli’de yaşandı. Aslında sokağın adını da verebilirim ama o muhitte yaşayan insanlar okur da huzursuz olurlar diye söylemiyorum, zira bu devletin bile müdahil olduğu çok acı ve tatsız bir durum.

2007 yılı demiştim. Çok yakın bir arkadaşım var, çocukluktan, haydi adını da vereyim; Dinçer. Yeni bir eve taşınmışlardı ve ilk kez kalmaya gitmiştim onlara. Saat gece 12 civarıydı. Ben, Dinçer ve onun bizden 3-4 yaş küçük kız kardeşi oturuyoruz, aile büyükleri yeni yatmışlardı. Ben, Dinçer’e bakıyorum o sırada, bir şey konuşuyoruz. Derken arkadan bi şangırtı koptu, dönüp baktım, kız kardeşi sehpada duran bardağı devirmiş, bardak kırılmış filan. Fakat anormal bir durum var, kız deli gibi ağlıyor. Eline filan bakıyorum kesildi mi diye ama kan yok. Kızın ağlayışları gittikçe artıyor, sinir krizine dönmek üzere, herkes uyanıyor filan, kızı diğer odaya götürüyorlar, sakinleştiriyorlar…

Aynı gece… Dinçer’le aynı odada uyuyoruz. Derken bir gürültüdür başlıyor, böyle uğultunun içinde yükselen metalik bir ses gibi. 17 Ağustos ve ardından gelen depremlerden tanıdığımız bir ses bu. Deprem oluyor diye kalkıyoruz ama uyku sersemi anlayamıyorum tam olarak sarsıntıyı ve derken ses kayboluyor. Beş dakika sonra evin zili çalıyor, Dinçer’in babası Galip amca, gidip kapıyı açıyor. Don atlet, yüzü bembeyaz olmuş, çökmüş bir dayı, bir şeyler anlatıyor Galip amcaya. Galip Amca giyinip çıkıyor hızlıca. Meğer üst kattaki dayının hanımı fenalaşmış, yaşlı kadın, onu hastaneye götürüyorlar. Heyecandan olduğunu düşünüyorum. İnternet yok o zaman evde, “aç bakalım TRT’nin teletextini, şiddeti kaçmış?” diyorum Dinçer’e, Dinçer pek yanaşmıyor ama açıyor, henüz bir bilgi yok, uyuyoruz sabah oluyor.

Bu olaydan 2-3 gün sonra Dinçer’in kız kardeşini başka bir şehre, bir akrabalarının yanına yolluyorlar. Önce sebebini söylemiyor Dinçer, sonra dayanamıyor açılıyor. O gün yaşanan olayların ilk olmadığını ve hiçbirinin normal olmadığını söylüyor. Meğer sürekli yaşanıyormuş bunlar, durmadan evin içinde birilerini görüyorlarmış. Daha doğrusu apartmanın içinde… Bir odaya girdiklerinde namaz kılan yaşlı bir amca görmüşler mesela, bir gece mutfağa su içmek için giden kız kardeşi zenci bir çocuk görmüş. Kendi kendine açılan musluklar, kırılan eşyalar filan, sürekli karşılaştıkları olaylarmış. Kızın psikolojisi bozulmuş iyice, o yüzden yollamışlar. Neden hala orada oturduklarını soruyorum, “100 liraya oturuyoruz biz burada” diyor. O dönem izmit’te ortalama kiralar 300-500 arası değişmekte. Zaten durumları çok kötüleşmişti, evlerini satıp taşınmışlardı o eve de, mecburiyetten katlanıyorlarmış duruma. Artık karar almışlar, kimse birbirini evde yalnız bırakmıyormuş. Ama işte bir gece… O gece olan oldu ve ben de oradaydım…

Düzce’de bir düğün mü ne varmış, annesi babası oraya gidecek bizimkinin, Dinçer gitmek istemiyor, kalma niyetinde. Benim de babaannem ölmüştü bir hafta öncesinde, ev hala misafir dolu, bize davet edemiyorum. Ricasını kıramıyorum, mecburen ona gidiyorum kalmak için. Aslında annesi babası gece dönecekler ama geç vakitte. Biz de Dinçer’le 11’e kadar filan dışarda takılıyoruz, sonra diyor ki Dinçer, “abi eve geçelim bişey olmasın” diyor. “Ne olacak olm” diyorum. “Abi yangın çıkabilir, evi su basabilir, her şey olabilir” diyor. Ulan hepten tırsıyorum bu sefer. Neyse gidiyoruz eve, bir saat bir buçuk saat filan her şey normal. Derken içeriden bi su sesi geliyor. Bakıyorum Dinçer’e, “abi bu musluk bozuk olduğu için sanırım, korkma” diyor. Meğer ben korkmayayım diye yalan söylüyormuş ibne, sonradan itiraf etti. İçeri gidiyor kapatmaya, kapatıp geri dönüyor. Döndüğünde tekrar açılıyor su, suratından anlıyorum, yolunda gitmeyen bir şeyler var. Tekrar kapatmaya gidiyor bu, o sırada ben odada yalnızken bir anda televizyonun sesi kapanmaya başlıyor, böyle bir anda değil ama yavaş yavaş. Tam o sırada geri dönmüş Dinçer, ama içeride hala su sesi var. Bir televizyona bakıyor bir bana, derken çaaat tamamen kapanıyor televizyon. Ulan şimdi yazarken tekrar tüylerim diken diken oldu. Arkadaşım hızlı hareketlerle odanın kapısını örtüyor, koşa koşa pencereyi açıyor. Tuhaf hareketler yapıyor, anlam veremiyorum ve soruyorum. ama ses çıkmıyor ağzımdan, tekrar deniyorum, olmuyor, konuşamıyorum. O sırada göz göze geliyoruz, evet o da aynı durumda, sonra ikimiz birden dizlerimizin üzerine çöküp, sarılarak ağlamaya başladık, hıçkırıyoruz, ses var ama konuşmaya gelince yok. Ben o an pencereden atlamayı düşündüm, “neden kapıdan çıkmıyorsun” diye soracak olursanız, hiçbir açıklaması yok. Nasıl bir panik haliyse, atlayayıp kurtulayım diye düşündüm.

Artık aradan ne kadar geçti kestiremiyorum ama 10-15 dakika olsa gerek. İçerideki su sesi kesildi, bizim sesler düzeldi. “Naapsak ki?” dedik, arkadaş televizyonu açmayı denedi, sorun yok, açıldı tv, sonra kapıyı açtık, gittik banyoya bakmaya, musluk kapalı ama yerlerde su izi var. “Abdest almış” dedi arkadaş, ulan bunları duydukça hepten korkar hale geldim. Saat bir buçuğa doğru biz yatakları yaptık, odanın ışığını söndürdük, televizyonu açtık, ses biraz açık, yerde yatıyoruz yanyana. Uyumak ne mümkün ama siktiğim evinde, yapacak hiçbir şey yok. Zaga mı televizyon makinesi mi her ne boksa o vardı işte televizyonda, o yüzden hala Okan Bayülgen’i ekranda gördüğümde bir huzursuzluk duyarım. Neyse ben bir süre sonra dalar gibi olmuşum, arkadaş da uyandırmamış, o da dalmış sonradan. Ve tabi yine bir gürültü. Gözlerimi açtığımda ne olduğunu anlamadım, bizimki yatakta doğrulmuş şaşkın şaşkın etrafa bakıyor. İlk başta anası babası geldi sandım, bir sesler var evin içinde, derken babası koşa koşa odaya girdi, kolumuzdan çekip çıkardı bizi dışarıya. Ben merdivenlerden inerken farkına vardım siren seslerinin…

Bunlar Düzce’den dönmüşler, sokağa bir girmişler ki itfaiyeler ambulanslar, bir de bakmışlar apartmanın üst katında yangın var, ödleri kopmuş tabi. İtfaiye yeni gelmiş olacak ki biz de duymamışız, bir güvenlik önlemi de alınmamış henüz, babası girip kurtardı bizi. Biz sokağa çıktık, tüm mahalle orada, komşuluk ilişkileri olan bir yerdi, herkes inmiş aşağıya. Yangının söndürülmesini bekliyoruz. Ben işte orada ömrümün en acayip olaylarına şahit oldum… Daha doğrusu 100-150 kişi şahit olduk.

Normal bir yangın gibiydi, alevler fazla büyümeden kontrol altına alınmıştı ve insanlar sakinleşmişti. Derken yangının çıktığı evin üst katından bir kadın çığlığı sesi yükseldi ve o kadın pencereden dışarı atladı ama böyle camı kırarak atladı yani ve dördüncü kattan hepimizin ortasında yere çakıldı. Yetmedi ayağa kalktı ve koşmaya başladı, elindeki bıçağı da karnına saplıyordu, bilmem inanıyor musunuz ama ben bunları gözümle gördüm, diyorum ya tüm mahalleli gördü. Kadın 20-30 metre filan koştuktan sonra bir arabaya yaslandı ve eliyle karnını yarmaya başladı. Ben, “oha bağırsaklarını çıkarıyor” diye düşünüyordum ama o sırada bir bebek ağlaması duyduk ve karnından bir bebek çıkardı kadın, yere bıraktı ve kendi de düştü, kıpırdamadan kaldı öyle. İnanın bana oradaki o kadar polis, itfaiyeci, sağlık görevlisi, mahalleli, artık ne kadar insan varsa birinin bile götü yemedi gidip bakmaya, herkes donakalmıştı. Öyle izledik, bebek ağlamaya devam etti. Sonra bir teyzenin sesini duyduğumu hatırlıyorum, o ölen kadının bir çocuğu daha olduğunu söyledi. İtfaiyeciler filan koşa koşa eve girdiler, bir hareketlenme oldu, birileri ölen kadınla bebeğine doğru koştu, artık görmek istemiyordum olanları. Neyse…

Ben işte o gün derin devleti gözlerimle gördüm. Ama öyle MİT filan değil abi… Harbi değişik adamlar. Gün aydınlanmaya başlamıştı, polis barikat kurmuştu kimseyi salmıyordu, kimseyi içeriye sokmuyordu. Bildiğin karantinaymış aslında o, şimdi düşününce anlıyorum. Sabaha doğru uzaktaki bir camiden sabah ezanının okunmaya başladığı sırada 8-10 kadar araba geldi. Değişik değişik adamlar… Abi bunlar koşa koşa bir girdiler o sokağa, hemen ölen kadının cesedi ortadan kaldırıldı, bebek bir yere taşındı, diğer çocuk kurtarılmıştı, onu da aldılar götürdüler. Sonra o apartmanda oturanlar, bizim Dinçer’in babası filan da arabalara doldurulup götürüldü. Yerel basından birkaç muhabir vardı, kameralarına, fotoğraf makinelerine el konuldu, gözlerimizle gördük, hiçbiri de itiraz etmedi, tıpış tıpış verdiler ve o olaydan hiçbir yayın kuruluşu bahsetmedi. Sadece Kocaeli’nin yerel gazetelerinde, sıradan bir yangın haberi olarak yer buldu bu olay kendine. Sabah olunca kadınları çocukları evlerine yolladılar, birkaç kişiyi daha alıp gittiler. Çoğunun ifadesini almışlar emniyette ama bizim arkadaşın babası da dahil olmak üzere belli başlı insanlara özel sorular sormuşlar. Adamlar sanki bu tip olaylar çok normalmiş gibi yaşananların çoğunu da tahmin ederek sorular yöneltmişler ve verilen cevaplara hiç şaşırmamışlar.

Daha sonra o apartman ve çevresindeki iki apartman yıkıldı. O adamlar bir süre daha gelip gitmişler sokağa ve herkese bir kağıtlar imzalatmışlar. O üç apartmanda oturanlara da izmit’in iyi sayılabilecek yerlerinde evler verdi devlet ve bu olaydan kimseye bahsetmemeleri için taahhüt aldı. En sonunda da o yıkılan apartmanların boşluğuna cami yapıldı… Sanırım artık oralar daha huzurlu ya da biz duymuyoruz artık olanları.

Not: Bu yazıyı sözlüğe yazıp gönderdikten sonra aklıma gelen birkaç bilgiyi daha paylaşmıştım. Burada da vereyim onları;

O apartmandan atlayan kadının hamile olduğunu kimse bilmiyormuş. Yani kimseye bahsetmemiş bu durumdan ve karnı filan düzmüş. Ayrıca bebeğe ne olduğunu bilen yok, büyük çocuğu bir yurda mı ne yerleştirmişler, o biliniyor sadece.