UCUBE(BEK)LER

ruhibirbanyo tarafından

“…Girdik böyle mezarlığın içine, yürüyoruz, dedik ‘polisi de arayalım’, bu Rafet abi dediğim adam da manyaktır biraz, ‘önce bi biz bakalım’ dedi. ‘Niye?’ dedik, ‘cinler, cenaze yapıyo olabilirler’ dedi…” 

2-3 yıl kadar önce, Bağçeşme Mezarlığı’nda, mezartaşı atölyesinde çalıştığımı başka bir olayda belirtmiştim. İşte bu dönem, bir gece dükkanda takılırken ilginç bir olay geçti başımızdan. O gün, sabahtan kararlaştırmış, rakıyı, kavunu, mezeyi hazırlamıştık. Akşam işler bitince güzel bir sofra kuracaktık kendimize. ama aksilikler oldu, iş uzadı filan, saat 12’ye doğru anca başlayabildik masayı kurmaya. Mezarlığın bekçisi Rafet abi de geldi katıldı bize. Kavunu bile kesip dilimlemiştik yani, öyle söyleyeyim. Tam başlamak üzereydik…

Şimdi olay daha iyi anlaşılsın diye başka bir mevzuya geçiyorum ama döneceğim tekrar buraya, hem daha heyecanlı oluyor bu şekilde anlatınca…

Derya adında bir arkadaşım var, fotoğrafçılık okuyor bu kız. Bir ara düğünlerde filan çekim yapıyordu. Sonra bir gün geldi bu, “doğum fotoğrafçısı oldum ben” dedi. “O ne” dedik, adını vermeyeyim, özel bir hastaneden teklif almış, parası daha iyi olduğu için kabul etmiş. Doğum anını fotoğraflayacak işte. Bildiğin manyaklık bana kalırsa ama millet yaptırıyormuş bunu. 3-4 yıl öncesi ama bu, o mezarlıktaki geceden de önce yani. Neyse bu kız bu işi yapıyor, ilk başta ilginç geliyordu bize de sorup duruyorduk “nasıl oluyo” diye ama normale dönmüştü bir süre sonra herkes için. Neyse, derken, bir gün aradı beni bu, buluştuk biz. Çay filan içiyoruz, “sana bişi göstericem” dedi. Çıkardı dizüstü bilgisayarını, girdi bir klasöre, “ulan ne göstericek bu bana” diyorum bebeklerle ilgili, aga bir fotoğraf gösterdi ki! Şimdi ben size fake bir videonun linkini vereceğim, korkmanıza gerek o yüzden ama gördüğüm şey tıpkı buna benziyordu işte, böyle bir şeydi;


Ben fotoğraflara baktım, “işin gücün yok bunlar mı uğraşıyosun kızım sen? ama güzel olmuş” dedim. “Gerçek bunlar” dedi. Tabi ben bu sefer şoke oldum, bir şey diyemedim, photoshopla yaptı zannetmiştim ilk başta. Videodaki bebek gibi aynı ama gözleri yerinden tamamen fırlamış, kafası ufacık, bildiğin bir ucube. Mal mal baktım bizim Derya’nın yüzüne. O hafta doğmuş bu bebek, “kaç gündür uyuyamıyorum” dedi, ağlamaya başladı kız. Zar zor sakinleştirdim onu, sonra anlatmaya başladı. Tabi bu bebek doğunca, doktorlar bile çekinmiş, annesine göstermek istememişler. Babası görmüş önce, adam hiç üzülmemiş ama, öyle diyor Derya. “Takdir-i ilahi” filan demiş, sonra koridorda Derya’yı görünce “naaptın fotoğrafları” diye sormuş, Derya da “silicem ama makineyi açmaya korkuyorum” demiş, herif kapmış makineyi kızın elinden, atmış yere, tekmeleye tekmeleye parçalamış kızın kaç paralık aletini. Fakat içindeki kart sağlam kalmış ve nihayetinde karşımda duruyordu işte o resimler.

“Bana niye gösterdin?” dedim, “korkumu paylaş diye” dedi. “Teşekkür ederim” dedim. Meğer herifin adresini almış hastaneden, gidip makinesinin parasını isteyecekmiş. “Sen de gelir misin?” dedi, “Ulan gene aldık başımıza belayı ama hadi bakalım” diye düşünerek istemeden kabul ettim, yollandık. Müstakil bir evde oturuyorlarmış, böyle ufak bir bahçesi var, girdik biz içeri, tam girdik evin kapısı açıldı, 2-3 kişi gözüktü, bizi görünce adam atladı, “buyrun ne istemiştiniz” filan diye. “Makinemi kırmıştınız, onun parasını almaya geldim” dedi Derya giderli giderli, zaten hasta olurum kızların şu cesur tavrına, kavga çıksa dayağı yiyecek olan benim. Neyse adam kibarlaştı nedense bir anda “aa tabi ne demek, siz yarın gelin, kusura bakmayın, mutlaka vericem” dedi, “iyi” dedik biz de, geri döndük, adam da içeri girip kapıyı kapattı, döndük biz de. Ama hemen sonra dairenin kapısı yeniden açıldı ve yaşlı bir adam kucağında bebekle çıkıverdi. Gerçi sarıp sarmalamışlardı, yüzü görünmüyordu bebeğin ama ağlıyordu, sesini duymuştuk. Zaten göresim de yoktu hiç. Ertesi gün Derya gidip parasını almış. Sonradan o işi de bıraktı bu kız, muhabir oldu, İzmit’in yerel gazetelerinden birinde çalışıyor. Neyse…

Dönüyoruz tekrar mezarlıktaki o geceye… Dediğim gibi tam sofrayı kurduk, başlayacağız biz, birdenbire cama vurdu birisi. Karanlıkta belli de olmuyor kim olduğu. Usta gitti açtı kapıyı, mahallenin gençlerinden iki eleman girdi içeriye, Rafet abiyi de görünce hararetli hararetli anlatmaya başladılar. Bunlar bira içiyorlarmış içerde, sonra bazı sesler duymuşlar. Birileri varmış, bir şeyler yapıyorlarmış, tam görememişler ama “gelip bakın” diyorlar kısaca, kıllanmış elemanlar. Ben, benim usta, ustanın oğlu, Rafet abi, bir de bu ikisi çıktık yola.

Girdik böyle mezarlığın içine, yürüyoruz, dedik “polisi de arayalım”, bu Rafet abi dediğim adam da manyaktır biraz, “önce bi biz bakalım” dedi. “Niye?” dedik, “cinler, cenaze yapıyo olabilirler” dedi. Bu adamla takılıyorsanız, 7/24 korkarsınız, öyle bir adamdır. Neyse biz gittik elemanların gösterdiği yere, bir baktık ki adamın biri elinde kazma kürekle toprağı kazıyor. Tek başına ama… Rafet abi “şimdi polisi arayalım işte” dedi. Adam, o gün gömülen bir cenazenin mezarını kazmaktaymış meğer. Anlattıkları hikayelerden dolayı biliyordum; eski devirlerde böyle hırsızlar olurmuş, örneğin altın dişi olan bir tanıdığın öldü değil mi, gömüldükten sonra gidip mezarı kazıp, dişi çalarmışsın filan. Anlatılırdı bunlar ama eskide kalmış şeylerdi tabi. O sırada adam yeterince kazmış olacak ki mezarın içine eğildi, bir şeyler yaptı, sonra çıktı tekrar. İp bağlamış, asıldı ipe, gece karanlığında bile net olarak görülebilen bembeyaz bir kefeni ağır ağır çıkarttı toprağın üstüne. Sonra hızlı hızlı çözdü kefeni, içinden bir kadın çıktı, bakıyoruz “napıcak” diye, eğildi, kadının bacaklarının arasını okşamaya başladı. O görüntüye dayanamamış olacak ki Rafet abi kaldırdı kafasını “napıyosun lan sen” diye bir bağırdı, yemin ederim kuşlar öttü, köpekler havladı karşı taraftan, öyle bir inledi o mezarlık. Sonra başladı koşmaya adamın üstüne, tabi peşinden bizler de… Yalnız yanından geçerken nasıl da cesede bakmamaya çalıştığım hala aklımdadır. Ulan koştular yakaladılar adamı, meğer tanıdık biriymiş, ben tanımıyorum da gerçi, bunlar tanıyorlar, oralarda oturuyormuş. “Napıyosun” dediler. Adam başladı ağlamaya zırlamaya. Oturttular kenara. Sonra anlatmaya başladı, bunların çocuğu olmuyormuş, hocaya filan gitmişler, adam büyü var onu bozmam lazım demiş. Bir şeyler istemiş bunlardan malzeme olarak. Bakire kız klitorisi de varmış hocanın istedikleri için de. Olayı kes… Yani adam meğer ölü sevici filan değilmiş. Kadının cesedini mezarından çıkarmış, sünnet etmeye kalkmış gece gece. Ağlaya ağlaya anlatıyor, “salak mısın olum sen” deyip kafasına vuruyor bizimkiler de anlattıkça. Ama acıdılar sonra, “iyi sen git” dediler. Biz de hani polisi arayacağız, “gördük kovaladık ama kaçtı yakalayamadık” diyeceğiz, plan bu. Saldık herifi. Diğer iki eleman da gitti. Aradık biz polisi ama var ya te sabah sekizde gelebildi adamlar, Biz dördümüz sabaha kadar, bembeyaz bir kefenin içinde yatan bir cesedin yanı başında öylecene bekledik. Bir de bunlar daha alışıklar bana göre, uyuyorlar filan arada, ben kafayı yiyecektim neredeyse. Hani şimdi kafana göre gömemiyorsun, bırakıp gitmek de olmaz, kurdu var kuşu var, yerler valla ölüyü. Sabah oldu geldi polisler, yaptılar gerekli işlemleri, biz de dağıldık.

Bu olaydan bir ay sonra… Başka mermer atölyeleri de vardı bizim orda. Bunlardan biri, bir sabah erkenden gidiyorlar iş için mezarlığa, bir bakıyorlar ki mezar bozulmuş. Hemen haber veriliyor tabi gerekli yerlere, gene geliyor polisler. Aydın, bu sefer yakalanmadan halletmiş işini belli ki, tekrar sarıp geri de koymuş bedeni ama iyi örtememiş üstünü, neyse. Biz tabi anladık hemen kimin yaptığını ama söylemiyoruz. Benim aklıma bile gelmemişti ama biz de şüphe altındaymışız meğer o zaman. Çünkü en iyi biz görüyoruz ya kim gömüldü, ne zaman gömüldü diye. Çünkü bu iş takip gerektiriyor. Ben bilseydim bu durumu hemen ispiyon ederdim valla adamı ama hiç kimse konuşmadı yine de. Herif de yakalanma korkusuyla Adana’ya mı ne kaçmış zaten sonra.

Olayın üzerinden epey zaman geçmişti… Ben bırakmış mıydım tam hatırlamıyorum şimdi o mermer işini ama arada bir gidiyordum heralde yine. Bir akşam telefon çaldı, bizim ustanın oğlu, “çabuk Star’ı aç” dedi. “Ne var” dedim. “Aydın’ın oğlunu gösteriyor” dedi. “Aydın kim lan” dedim, “olum yok muydu falanca, hani mezar soyan, o” dedi bana. Açtım Star’ı. Anam ne göreyim, bebeği doğmuş bunun, bir de haberlere konu olmuş, yıllar sonra Youtube’da da denk geldim o görüntülere, doktorlar anlatıyorlar, genetik menetik diye ama ben biliyorum işin gerçeğini. İşte o haberin görüntüleri, buyurun, belgelerle konuşuyoruz burada, sallamıyoruz;

Şimdi ilk mevzu, şu Derya’nın bana gösterdiği çocuk haberlere filan düşmemişti. Kimse bir bağlantı kuramıyor tabi ikisi arasında o yüzden. Zaten biri İzmit’te, diğeri Adana’da doğdu. Ama ben biliyorum ikisinin de tohumunun İzmit’te atıldığını. Üstelik bir yıl içinde. Ee bu Aydın ibnesinin dediğine göre, çocuğu olmayanlara aynı büyüyü yapan bir hoca var işte piyasada. Herkesden aynı şeyleri isteyip duruyor. Adamın yaptığı iş yüzünden de yüzüne bakamayacağın hilkat garibeleri dünyaya geliyor. Ben aradım hemen Derya’yı, buluştuk, anlattım durumu. “Ee bana niye anlatıyosun” dedi, “şaşkınlığımı paylaş” diye dedim. Hatırlamadı neye gönderme yaptığımı. “Kızım sen gazeteci değil misin? Araştır bul işte şu büyücüyü, çıkar foyasını ortaya” dedim. “Sen tanıyosun, ara öğren kim olduğunu” dedi. “Tamam ulan” dedim, “bekle sen”. Bir telefon trafiği başladı sonra, ben bizim ustayı arıyorum, usta birilerini arıyor, Aydın’a ulaşmaya çalışıyoruz, açık açık anlatamıyorsun da herkese durumu. En sonunda Aydın’ın numarası bulunup verildi bana. Dedim “bunu da ben aramam, gerisi senin işin” dedim, verdim telefon numarasını Derya’ya. O gün ulaşıp konuşamadık biz Aydın’la. Sonradan konuşmuşlar, herif ağlaya ağlaya, küfürler ede ede vermiş hocanın adresini, “gelip öldürücem onu” filan diyormuş.

Operasyonun bundan sonrasına ben katılmadım doğal olarak ama çok ilginç şeyler yaşanmış, bana da Derya anlattı onun yalancısıyım, doğruluğuna kefil olamam o yüzden ama dinleyin, merak kalmasın içinizde;

Bunlar gazetede toplanmışlar, İzmit’in yerel bir kanalından da kameraman ayarlanmış, polisten destek istenmiş, gitmişler adama baskın yapmışlar. Adam sakin sakin gülmüş bunlara, kapanmış evine. Sonradan emniyet müdürlüğünden yetkili bir şahıs gazetenin patronunu arayıp “bununla ilgili haber yapmayın” demiş. Tabi bunlar da idealist gazeteciler ya hesapta, bu adamı da işin içine dahil edip sürdürmüşler kovalamayı. Sonradan ortaya çıkmış ki bu hoca zaten çok bilinen bir adammış. Millet yurt dışından bile geliyormuş buna. Bir sürü çocuğu olmayan kişiyi çocuk sahibi yapmış. Fakaaaaaaat… Zengin insanlar gidip de gecenin köründe mezarlık soymayacaklar ya? Ortak çalışıyorlarmış meğersem. Parası olan gidip Adli Tıp’tan klitoris satın alıyormuş ya lan. Kulaklarıma inanamadım resmen duyunca. Yetkili makamlar filan da bunu bilmekten öte zaten tezgahı döndürenler arasındalarmış… Öyle bir sektör oluşturmuş işte adamlar, büyü market gibi çalıştırmışlar koca Adli Tıp’ı. Haa buradan alınan klitorisin farkı neymiş peki? Bakire bir kadına ait olmasıymış. Öyle kafana göre gidip tanımadığın birinin cinsel organını kesip büyüye katamıyormuşsun. Öyle ters tepiyormuş ondan sonra. Derya bunları anlattıkça benim ağzım açık kaldı, üstünü kapatmışlar sonra dosyanın. Ne diyeceğimi bilemedim… Sanırım hala da aynı şekilde dönüyordur o dolaplar ve dediklerine göre, hoca da yaptığı işte başarılı bir insanmış. yani her şey doğru hazırlanırsa, ciddi ciddi işe yarıyormuş diyorlar… Ve son olarak; hani Derya’nın makinesinin parasını istemeye gittiğimizde, bebekle evden çıkan o yaşlı adam var ya, bizim meşhur büyücü oymuş işte. Adam garanti mi vaadediyor, defolu ürünleri iade mi alıyor artık bilemiyorum….