YEMEĞİNE SİHİR KATAN AŞÇI

ruhibirbanyo tarafından

“…Eve geçip, mutfağa girdik. Çizgi filmlerdeki cadıların kazanlarını kaynattıkları eski kulübelerinden aşina olduğum bir görüntü karşıladı beni burada da. Tüplerin içinde rengarenk sıvılar, kavanoz kavanoz sihirli otlar, duvarlara asılmış yarasa iskeletleri, leylek bacakları. Ne yapıyordum ben burada böyle, canım, senin olmadığın her yerde mutsuz mu olacaktım? Hep saçma yerlere mi sürükleyecekti hayat beni?…”

Ben gördüm, her şeyi gördüm. Gözlerimdeki perdeler yok oldu da bir an, inleri, cinleri ve ateş böceği sandığımız melekleri gördüm. Rengarenk perileri, iblisleri, ölüm meleklerini gördüm. Kendi kendine kapanan kapının, rüzgarla değil de bir çocuğun hayaleti tarafından itildiğini, gecenin bir köründe, evin diğer odasında duyulan anlamsız çıtırtıya, gün boyunca ısınan eşyaların genleşmesinin değil de yeşil suratlı cinlerin neden olduğunu gördüm. Çok aşıktım, aşkımdan ölüyordum. Ağlamanın insana olgunluk, gözyaşı dökmenin ise yemeğe aşk katacağını henüz bilmiyordum. Sadece onu düşünüyordum, kirpiklerinin nasıl da yukarıya doğru kıvrıldığı aklıma geldikçe, vücuduma bir sıcaklık yayılıyordu. Kolundaki ufacık bir ben, geceleri uykumu kaçırmaya yetiyordu.

Tamburi henüz ölmemişti. Ben Eskişehir’de üniversite okuyordum. Sevdiceğimin başkasıyla gezdiği, dilini başkasının emdiğini düşündükçe kahroluyordum. 20 yaşındaydım, saçlarına kırlangıçların yuva yaptığı bir kıza aşıktım. Onun saçlarının rengi, onun gözlerinin rengi, dilinin rengi, yüzünün ve teninin rengi, ojelerinin rengi, rujunun rengi en sevdiğim renkler olmuştu. Rengarenk olmuştu dünyam da bir anda griye çalmıştı tekrar, ondan uzaktım, o başkasıylaydı.

Okulu bırakmıştım, aylarca eve gidememiş, istasyonlarda sabahlamış, uykumu tren vagonlarında alabilmiştim yalnızca. Döndüğümde, hülyalar devam ediyordu. Bir gün iki fincan kahve yapmıştım evde yalnızken, hiç iyi değildim, hayaller görüyordum. Yakında hayaletler de görecektim. Doğum gününde içtiğim bir ufak şişe rakının etkisiyle, onunla hep oturduğumuz o çardağın altına gidip sızmıştım da, soğuktan donuyordum az kalsın. Eklemlerim kilitlenmişti ve kımıldayamamıştım uyandığımda.

“Böyle olmaz” dedi Tamburi, “senin için bir şeyler yapmamız gerek”. “Yap” dedim Tamburi’ye, “hemen yap ne yapacaksan!”. “Gel, gidelim” dedi, tuttu kolumdan beni, mobiletine bindirdi. İzmit’in tepelerine sürdü, Umuttepe kampüsünün arkalarına gittiğimizde, başucumdaki vadilerden ve nehirlerden bunca zamandır habersiz olduğum için hayıflandım. Önce evler yok oldu. Sabahın erken saatlerinde yağan yağmur durmuştu da, karanlık bulutların altından gözüken güneş, bir gökkuşağı armağan etmişti bize. Ama o bile senin kadar güzel değildi, canım benim…

Kör Koyunlar, Gerizekalı Tavuklar Çiftliği

Uzakta bir köy belirdiğinde, oraya gideceğimizi sandım da yanılttı beni Tamburi, bir yola saptı, ağaçların arasından geçtik, yapayalnız bir evin bahçesine girdik. “Aramadan geldik, inşallah evdedir” dedi, “kim o?” dedim, “senin derdinin dermanı” dedi. Motorumuzun sesini duymuş olacaklar, iki küçük kız çocuğu kapıdan fırlayıverdi. İkisi de birbirinin aynısıydı, koşup Nedim’e sarıldılar. İçeri geçtik. Uzun boylu bir adam karşıladı bizi, az konuşuyordu. Adı Onur’du. Otuzlu yaşlarındaydı…

Hep beraber çıktık tekrar, “böğürtlen toplamaya gidiyoruz” dediler. Yol kenarındaki dallarda duran iri böğürtlenler yerine, dikenli çalıların içinden geçip, daha ıssız yerlerdeki meyveleri toplamaya başladık. “Neden?” dedim, “neden böyle yapıyoruz?”, “bunları şekerli zemzem suyuyla besliyorum ben, köklerine de okunmuş pirinç gömüyorum” dedi. Dalga mı geçti, ciddi miydi anlamadım. “Yiyeceksen sakın ha bunlardan yeme, git yol kenarındakilerden ye” dedi, öyle yaptım.

Döndüğümüzde “eğer benim yaptığım şeylerden yiyecekse ne olduğunu bilmeli” dedi Tamburi’ye bakarak, “bence de” dedi Tamburi bana bakarak. Bana bakarak davet ettiler beni, içinde kör,topal tavukların gezindiği bir kümese. Pastanın kremasına katacağı yumurta, sakat bir civcivin cenininden ayıklanmış olmalıymış. Şaşırdım. “Yemeklere pek tuz katmam, koyun gözü kullanırım” dedi, anlamadım. Yan taraftaki ağıla girdiğimizde, kör koyunlar karşıladı bizi. Gözlerini çıkarıp, sularını katıyormuş yemeklerine. Tek bir gözden yarım litre gözyaşı çıkıyormuş, tuz oranı da oldukça fazlaymış. “Yazık değil mi?” dedim ve derken karşımda bir psikopatın olduğunu düşünerek ses tonumu iyi ayarlamaya çalıştım. “Her şey insanlar için” dedi.

Eve geçip, mutfağa girdik. Çizgi filmlerdeki cadıların kazanlarını kaynattıkları eski kulübelerinden aşina olduğum bir görüntü karşıladı beni burada da. Tüplerin içinde rengarenk sıvılar, kavanoz kavanoz sihirli otlar, duvarlara asılmış yarasa iskeletleri, leylek bacakları. Ne yapıyordum ben burada böyle, canım, senin olmadığın her yerde mutsuz mu olacaktım? Hep saçma yerlere mi sürükleyecekti hayat beni?

“Bir insan neden mutfağına kütüphane koyar ki?” diye düşünerek, raflarına sıra sıra eski ciltlerin dizildiği kitaplığa doğru yürüdüm. “Pek azı yemek kitabıdır, çoğu sihirle ilgili” dedi Tamburi yanıma yaklaşarak ve fısıltıya yakın bir ses tonuyla. Dünyanın farklı mutfaklarından yemek tarifleri sunan yeni kitaplar, eski saray mutfağı kitapları ve çok daha eski büyü kitapları. Ne yapıyordu bu adam böyle?

Karıştırdı, etti, pişirdi, önüme bir dilim böğürtlenli pasta getirdi. “Afiyet olsun, inşallah yedikten sonra acılarını unutursun” dedi. Çatalımla, pastanın kekini ikiye böler bölmez burnuma gelen tazelik kokusu ve meyvelerin aroması, ilk lokmayı almadan bir serinlik getirip bırakmıştı sanki ayaklarımın dibine. Sonrasında aldığım her yudum, sanki içimdeki bütün habis duyguları ve karamsarlığı söküp atıyordu, balgam söken bir şurup gibi. Hava iyice karardığında evden çıkmıştık ve “nasılsın şimdi?” diye sormuştu Tamburi. Çok iyiydim, bugüne kadar hissettiğim gam ve keder yok olup gitmişti. Sarhoş muydum? Hayır, değildim ama tarif edemediğim bir rahatlık vardı. Aşkın acısı aynı zamanda fizikseldir ve karında hissedilir, işte o acıyı söküp atmıştı yediğim böğürtlenli pasta ve hafiflemiştim sanki yuttuğum her lokmada. Eve kadar koşabilir, anneme sarılabilir, yaşlı komşumuz Gülten teyzenin evindeki bozuk eşyaları tamir edebilir ve yanımda olmamana rağmen, başkasıyla olmana rağmen senin için şiirler yazarak, seni işte böylece severek mutlu olabilirdim.

Tam üç gün sürdü. Dördüncü sabah gözlerimi açtığımda, sanki güzel bir rüyadan uyanmış gibi hissettim kendimi. O güzel hülya sona ermişti de hayatın gerçekleri yüzüme çarpmıştı yine. Karnımın ortasına çökmüştü aynı yumru ve ben yine kahvaltı yapmadan balkona çıkıp sigara üstüne sigara içmiş, her nefeste, altıncı kattan aşağı atlamanın ne kadar zor olabileceğini düşünmüştüm.

Öğleden sonra hemen Tamburi’nin atölyesine çıktım. Sanırım içeri girer girmez anladı derdimi. Yediğim şeyin ne olduğunu sordum. “Geçici bir büyüydü o, Onur’un uzmanlık alanı” diye karşılık verdi. “Nasıl yani?” dedim, “büyü mü yaptı şimdi o bana?”. “Kalıcı bir büyü değildi ve görüyoruz ki etkisi geçmiş, kısa süreliğine de olsa mutlu olman içindi” dedi Tamburi. Fedailerine afyonlu şaraplar içererek, Alamut kalesinin dehlizlerinde hazırladığı bahçelerde, onları cennette olduklarına inandıran Hassan Sabbah geldi aklıma, aklım karıştı. Öyleyse bir kez daha ikram etmeliydi bana aynı iksirden, hatta her zaman yapmalıydı, gerekirse tarifini vermeli, benim kendi imkanlarımla hazırlamamı sağlamalıydı. Yoksa onu şikayet ederdim, evet, polisler ve gazeteler, çeşit çeşit malzemeyle büyü hazırlayan ve hayvanlara işkence eden bu adama hiç acımazlardı, emindim. Ama sakin olmalıymışım, öyle söyledi Tamburi, akşamüstü yine yola çıkıp, bu kez daha fazla korkarak kapısından girdiğim o ufak çiftliği ziyarete gittik.

Yine ikizler karşıladı bizi, Ecrin’le Ebrar. Babaları mantar toplamaya çıkmış, bekledik. Köpekleriyle birlikte geldi. Özel eğitimli bu köpekler, toprak altında yetişen özel bir mantarın kokusunu alıyormuş ve yalnızca bu mantarı kullanıyormuş Onur adındaki bu adam yemek yaparken. Bizi görünce şaşırmadı, “geleceğini biliyordum” dedi. Ama hayır, bana yeniden o pastadan vermeyecekmiş, bu şekilde mutlu olmuyor, sadece acılarımı unutuyormuşum. Sorunlarımı çözmeli, bu tip yollara başvurmamalıymışım. Başvuracaksam da bunun için çeşitli alkollü içecekler ve keyif verici maddeler varmış. Kendisi bir uyuşturucu üreticisi değil, aşçıymış. Yemeklerine kattığı sihirler, onu, diğerlerinden farklı kılıyormuş yalnızca. “Peki” dedim, döndük.

Ertesi gün, membağını bildiğim böğürtlenleri toplamaya, bu defa tek başıma gittim. Bir yandan elimdeki poşete dolduruyor, bir yandan ağzıma atıyordum. Elime diken battı, kanımın akışını izlerken huzur duydum. Kendi kanımı seyredişim mi yoksa yediğim böğürtlenler miydi bu huzurun kaynağı bilmiyorum. Ama madem ki elimde o spastik tavukların yumurtalarından yoktu, o halde fazla fazla, bir torba dolusu böğürtleni tek başıma yemeliydim. Yedim de…

Cinli, Perili Harikalar Kumpanyası

…Ve bir anda değişti her şey. Önce başım döndü, sonra odam bir korku tüneline büründü.

Çektiği ilk otuzbirin verdiği suçluluk duygusuyla başına kötü şeyler geleceğine inanan bir ergen gibi, mutfaktan gelen çıtırtılara kulak kabartır oldum. Banyodaki musluktan damlayan suyun, eşyanın tabiatı gereği değil, tabiat üstü nedenlerle akıp gittiğini düşünmeye başladım. Korkuyordum…

Bilincimin açık kalabildiği kısa bir süre içinde, bunun uyuşturucu kullananların gördükleri halüsinasyonlarla ilgisi olabileceğini düşündüm. Gözümün önünde binlerce hayal belirdi. Hiç duymadığım sesler duydum. Odamın kapısı gıcırdamaya başladı ve bir çocuk kafasını uzatıp bana gülümsedi ve içeriye kaçtı. Rahmetli babamı evin içinde ve binlerce ölünün ruhunu daha balkondan bakınca gördüm. Kimse yok olmuyordu, ölenler bir şekilde bizimle kalıyordu. Önce ateşböcekleri uçuyor sandım gökyüzünde, sonra ışıklar büyüdü, daha net seçmeye başladım kanatlı bu varlıkları. İnsan suratlı kuşlar gelip geçiyordu her yanımdan. Su içmeliydim, karanlık olması gereken mutfağın kapısından yeşil bir ışık fışkırıyordu. Yemyeşil suratlı, sanırım bir cin, mutfağın ortasında öylece durmuş, boş gözlerle bana bakıyordu.

Korkum giderek hafifledi, yediğim meyvelerin özü kanıma karıştı ve seni aramaya başladım bu diyarda. Ben o an senin bir melek, bir peri olduğuna inandım galiba. Ben artık kendimi mutlu hissedince, yeşil suratlı cinler ve ne olduğunu bilmediğim çirkin cüceler etrafımda toplaşıverdi. Karşı apartmanda oturan ve mahallelinin cinli veya deli dediği kadının salonunda da onlarca inin, cinin ve meleğin, bizim yaşlı teyzeyle birlikte dans ettiğini gördüm. Ama sen yoktun canım benim, senin için alemler aşmış, bir insanın asla cüret edemeyeceği bir yolculuğa çıkmıştım. Sanırım o an kahkahalar atmaya başladım. Vücudum karıncalanıyordu ve çok mutluydum. Koltuğa uzandım, karanlığın içinde parıldayan yeşil cinlerin ışığıyla birlikte ayaklarımı hissetmemeye başladım, gıdıklanıyordum, her an uçacak gibiydim, belki de uçuyor olabilir miydim?

Profesyonel Gastronom ve Aşçı ve de Büyücü

Gözlerimi açtığımda nerede olduğumu anlamadım ilk başta. Bir süre sonra, birbirinin aynısı iki şirin kız çocuğu başımda bitiverdiler, Ecrin ve Ebrar. Sonra babaları geldi ve onları odalarına yolladı. “O son birayı içmeyecektik abi” noktasını aşmıştım da sarhoş sarhoş gittiğim evimde yatağıma işemiştim sanki ve babam rolüne bürünmüş Onur, karşımda, sorgulayan gözlerle bana bakıyordu. “Ne yaptın sen?” dedi.

Böğürtlenleri topladıktan sonra eve dönerken, yolda beni görmüş. Bizim Tamburi’yi arayıp durumu anlatmış. Ben ise o anlarda, mutluluktan sarhoş bir vaziyette Tamburi’nin telefonlarına yanıt vermeyince, merak edip evime gelmişler, beni bulduklarında çırılçıplak soyunmuş, koridorun ortasına uzanmış, kahkaha krizi geçiriyormuşum. Önce beni hemen kusturmuşlar, sonra hastaneye götürüp, bahçeden topladığım yeni ilaçlanmış meyveleri yediğim için zehirlendiğimi söyleyerek midemi yıkatmışlar. Hastanede gözlerimi açmışım bir ara ama hiçbir şeyi hatırlamıyordum. Sonra beni evine getirmiş Onur. O gece fazla konuşmadık, dinlenmem için beni bıraktı, sabah olduğunda, güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamıştı.

“Bunlar da sihirli mi?” diye sordum masadaki reçeli, peyniri ve zeytini gösterirken. “Bundan sonra sihir yok” dedi. Derdimin ne olduğunu sordu. Aşık olduğumu, terkedildiğimi ve şimdi senin başka biriyle birlikte olduğunu söyledim, canım benim. Onur ise sessizdi, fazla konuşmuyordu ve sertti. Hayatta çok daha büyük dertlerin olduğundan filan bahsetti, umursamadım.

Öğleden sonra, çalışması gerektiğini söyleyip mutfağa geçti. Ama niyetliydim, canımı yakan, etlerimi lime lime eden, hormonlarımın dengesi bozan bu aşk acısını köreltecek bir ilaç hazırlamalıydı bana. Onunla birlikte mutfağa geçtim.

Kitaplarını karıştırıyor, bazen her evde bulunan sıradan malzemeleri bazen de kendine özel bulup getirdiği çeşitli otları, bitki köklerini, tozları, rengarenk sıvıları, hayvanlardan elde ettiği malzemeleri katıyordu işin içine. Bunu neden yaptığını sordum, “para için” dedi.

Aşçılık baba mesleğiymiş, o da yemek yapmayı çok küçük yaşlarda öğrenmiş ve kendini geliştirmiş. Ama kuru fasulye ve pilav yapmanın ötesine geçmek, yeni lezzetler keşfetmek istiyormuş. Babaannesi ise mahallenin büyü bozan, muska yazan, okuyan, üfleyen ihtiyar teyzesiymiş. Babaannesinin ve dedesinin uzmanlığını birbirine karıştırmak daha liseye giderken aklına gelmiş. Ama ilk yaptığı yemekler ya yutulamayacak kadar iğrenç ya da güzel fakat etkisiz oluyormuş. “Sonra, Yeditepe Üniversitesi’ne girdim, Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölümü’ne” dedi. Burada öğrendikleri çok işine yaramış, artık neyle neyi karıştırması gerektiğini çok iyi biliyormuş ve gittikçe ustalaşmış. “İstanbul’un kaliteli restoranlarında çalışıyor ve iyi paralar kazanıyordum ama gün geçtikçe doğadaki esrarı fark ettim. Tanrı bunca şeyi boşuna yaratmamıştı. Bize verdiği nimetler sadece elementler, meyveler ve sebzeler değildi. Gizi çok daha derinlerde saklı olan formüller vardı.” dedi. Konu gittikçe ilginçleşiyordu.

Evlendikten sonra, uzun süre çocukları olmamış ve olması da tıbben mümkün görünmüyormuş. Bu süre zarfında tamamen kendi sorunları üzerine yoğunlaşmış Onur. Yemeklerini tamamen kendisi ve eşi için yapar olmuş ve içine binbir çeşit büyü katmış. İşten ayrılması gerekmiş önce, ayrılmış. Yavaş yavaş sosyal hayattan kopmuş ve tanrının kendilerine bir çocuk vermesi için durmadan çalışmış. Yaptığı bir reçel işe yaramış sonunda. Hem de bir değil iki çocukları birden olmuş. Ama artık işsiz olan Onur, para kazanmak için dışarıya da iş yapmaya başlamış. Yaptığı sihri yemeğine katan bir aşçı fikri, zenginlere pek romantik geliyormuş ve bir sürü müşterisi olmuş. Onlar için çeşitli formüllerle hazırladığı yemekleri, aracılar vasıtasıyla kendilerine ulaştırıyormuş ve iyi de paralar kazanıyormuş. Fakat kimliğini asla deşifre etmek niyetinde değilmiş. Bir süre sonra takıntı halini alan bu durum, Onur’un artık mümkün olduğunca evinden çıkmamasına, arkadaşlarıyla da ilişkisini tamamen kesmesine yol açmış.

Neden böyle davrandığını sordum. “Monosodyum glutamatı bilir misin?” dedi. Boş gözlerle ona baktım. “Yediğin bir çok hazır gıdanın içinde bulunan ve seni sanki müthiş lezzetli bir şey yiyormuşçasına tatmin eden bir kimyasaldır. Gıda üreticileri, satışlarını arttırmak için hiçbir şeyden çekinmezler. Üretimi ve lezzeti arttırmak uğruna her şeyi yaparlar. GDO’lu sebzeleri düşün. İnsan sağlığını bu denli düşünmeyen firmalar içinde tüm dünyaya yayılmış olanları da var. Eğer isteseler, Coco Cola, Pepsi, McDonalds ve Burger King, insanlığın dörtte üçünü bir hafta içinde telef edebilir. Ama bunu tabi ki yapmazlar, çünkü aksi halde para kazanamazlar. Fakat insanlara büyü yaparak, onları kullanmayı yeğleyebilirler. İşte bu yüzden gizli kalmaya çalıştım. Bir gün birilerinin beni bularak kullanmak istemesinden korktum” dedi. Sanki Michael Sikkofield’in blogunu veya Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanındaki “kırık kalpli bayiler toplantısı” bölümünü okuyor gibiydim. Bu denli “büyük kumpas” ilk başta akla yatkın gelmese de, Onur anlattığında bir an için mantıklı bulmuştum, itiraf edeyim.

“Peki, dünyada sadece sen mi varsın bu işi yapan?” diye sordum. “Hayır, Fas’ın çöllerinde, Katmandu’nun zirvelerinde, Eski İnka medeniyetinin varolduğu topraklarda, piramitlerin dibinde, bu işlerle uğraşan birileri daha var, biliyorum” dedi. “Kimisi büyüleri araştırıyor, kimisi bunları yemeklere uyguluyor, bazıları da benim gibi ikisini birden yapmaya çabalıyor ama tek olmadığımı biliyorum” dedi. Artık ağzım açık kalmış, tek bir kelime dahi edemeden onu dinliyordum.

“Büyücülük de, aşçılık da çok eski mesleklerdir. Bunların birbirleriyle bir ilgisi olduğunu fark etmiş olacak ki Darwin’de üniversite öğrencisiyken, okulunun yemek kulübüne girmiş ve anlatılanlara göre yalnızca kimsenin yemediği hayvanların etlerinin tadını araştırmış. Kim bilir, dünyanın varoluşundaki dengede, tanrının verdiği tüm nimetlerinin bir yerinin olduğunu bizden çok daha önce görmüştü belki de  o” dedi. “Nasıl ki kimyagerler doğadaki elementleri karıştıyorsa, bizler de diğer şeyleri araştırıyor ve karıştırıyoruz. Bir simyacının kurşunu altına çevirmesinden farkı yok yaptığım işin. Sence bunca şey tek başına tüketilmek için mi yaratıldı? Meyveler, sebzeler, çeşit çeşit bitkiler, otlar? İnsanlık üzümü şaraba çevirmeyi öğrendi ve kabullendi, gün gelecek benim bu yaptığım iş de sıradan bir hal alacak? Yeryüzünde onca esrarlı bitki ve sihirli mantar varken neden hepimiz sigara içmeye mahkumuz? Çünkü Philip Morris abimiz şimdilik sadece tütün işlemeyi biliyor da ondan. Kimyasal uyuşturuculardan bahsetmiyorum, doğal olanlardan söz ediyorum. Çikolatanın verdiği mutluluktan kat kat fazlasını elde edebileceğimiz bitkiler gün gelip legal olacak buna eminim ama onun da patronu, bugünün dev sigara firmaları olacak” dedi.

“Peki bana ne oldu dün?” dedim. “Aşırı dozda mutluluktan ölmek üzereydin” dedi. “Her şeyin bir miktarı var ve işin en hassas noktası bu. Avuç dolusu büyülü meyve yiyerek hiçbir şey elde edemezsin.” dedi. “Ya gördüklerim, onlar neydi?” diye sordum. “Ne gördüğünü bilmiyorum ama muhtemelen aşılmaması gereken sınırı aştığın için, tüm algıların açıldı. Kozmosu ve alemleri bir arada gördün.” dedi. “Sri Lanka’da yetişen bir esrar vardı, Birleşmiş Milletler ve Amerika yüzmilyonlarca dolar harcayarak bu bitkinin kökünü kuruttu. Başka hiçbir karışıma gerek duymadan aynı duyguları yaşamana el veriyordu oysa ki. Rahatsız oldular. İntihar bombacılarının, eylemlerini gerçekleştirmeden önce kullandıkları, bir nevi sakinleştiriciydi. İçen kişi, artık aha fazla mutlu olamayacağını düşünüyor, yaşanması gereken her şeyi yaşadığını düşünüyor ve intihar ediyordu. Zaten ‘intihar otu’ da denirdi buna. Yayılmasından endişe ederek, neslini tükettiler. Sen de dün, farklı yollardan o noktaya yaklaşmışsın, ucuz atlattın” dedi.

Artık aklım almıyordu söylediklerini. Konuyu değiştirmek istedim. “Eşin nerede?” diye sordum. “Öldü” dedi. “İstemeden öldürdüm onu”. Ne diyeceğimi bilemedim, içimdeki merak duygusunu dizginlemem gerektiğini biliyordum ama hayatımda gördüğüm en ilginç işi yapan en enteresan adamın hayatını da öğrenmek istiyordum. Kendisi devam etti anlatmaya;

“Sana neden yardım etmediğimi anladın mı? Aşk, büyüyle çözülemeyecek kadar insani bir durumdur. Karasevdaya tutulup, bir haftada 14 kilo veren bir genç gelmişti yakın zamanda. Onu da aynı sebeple geri yolladım. O kadar sevdiğin bir insanın yemeğine, ne olursa olsun sonucunu tam olarak kestiremediğin yabancı maddeler karıştırabilir misin? Kıyabilir misin ona? Ben kıydım ve çok pişmanım” dedi. İçimde bir korku belirdi, duygusallığın bokunu çıkardığım şu günlerde, sonunu tahmin ettiğim bu hikayenin, beni yanıltmasını ve daha farklı ilerlemesini umdum, fakat öyle olmadı.

Evlilikleri kötüye gitmeye başlayınca, karısı haklı olarak ondan uzaklaşmaya başlamış. Bu defa da ilişkilerini toparlamak için yemek yapmaya soyunmuş Onur. “Formülü yanlış uygulamadığıma eminim ama sanırım kullandığım malzemelerden birine karşı vücüdu alerji gösterdi, gece uyurken önce felç geçirdi ve hastanede bitkisel hayata girdi, bir hafta içinde de hayatını kaybetti” dedi. O an senin öldüğünü hayal ettim de, gözyaşlarım sel olup akacaktı, canım benim. “O yüzden asla benden, içinde olduğun durumla ilgili bir şey isteme.” dedi. Önce hak verdim, sonrasında direttim.

O günden sonra uzunca bir süre Onur’u görmedim. Fakat seni de görmedim… Mevsim değişti, gülmediğin bir coğrafyanın iklimi kışa döndü, ozon tabakasının deliği büyüdü, yüreğimdeki açlık kıtlığa büründü, yok olmaya yüz yuttum canım benim, hep seni düşündüm. Eksik olan sihri, alkol ile telafi etmeye çabaladım.

Ama yetmiyordu, hiçbir şey içimdeki yalnızlık ve terk edilmişlik duygusunu yok etmiyordu. Ümitlerim vardı, ümitlerim kurudu. Ayrılmıştı birlikte olduğu kişiden ama yine de bana dönmüyordu. İlişkimiz bitmiş, zorlamak daha da fazla zarar verirmiş, ben de kendi hayatıma yönelmeli yapmam gereken bu kadar çok şey varken, onları ihmal etmemeliymişim. Bunları duyuyordum hep, her sözün çok acıydı.

O günlerde bir kez intihara yeltendim, kendimi asacaktım, boynum çok acıdı yapamadım. Ama Tamburi Nedim dayanamamış olacak halime, tuttu kolumdan beni, yine Onur’a götürdü.

Yalvardım ona, bir şeyler yapması için, beni ipten çekip alması için, ölmek istemiyordum canım benim, senin olmadığın bir dünya fark etmezdi benim için, habu dünya ha öbür dünya? Hem ölürsem annem çok ağlardı, bebeğim. “Bakın!” dedi Onur. “Her şeyin bir zamanı vardır, sihrin de büyünün de, aşkın da… Kafama göre yapmıyorum bu işleri, yıldıznameye bakıyorum, ebced hesapları döktürüyorum. Tanrının doğayı var ederken kurduğu dengeye bir nebze de olsa yaklaşmaya çalışıyorum. Bu dengeyi gözeterek yaptığın resim de, bağladığın beste de eşsiz ve kifayetsiz olur. Senin için de aynı şey geçerli. Eğer uygun zamanı yakalarsan, sana yardım edeceğime söz veriyorum” dedi. “Nedir bu uygun zaman?” diye sordum. “Hırçınlığını, hırsını, kaprislerini ve egonu yenerek, onu seninle bir yemek yemeye ikna ettiğin an” dedi. “imkansız” dedim. Benimle bir yemek yer miydin ki güzelim?

Günün Mönüsü: Az Pişmiş Sihirli ve Mantarlı Et Sote

Tarifleri on gün öncesinden aldım, on günde defalarca aynı yemekleri yaptım, yedirdim arkadaşlarıma. Hepsi sihirsizdi, sihirli olan malzemeyi, yemekten bir gün önce Onur verecekti, söz vermişti.

…Ve sen gelecektin, iki yılın ardından görecektim seni. Kuytularına arıların kovan ördüğü, teninden bal, memelerinden meyveli süt damlayan, karadutum, çatal karam, çingenem, nar tanem, nur tanem, bir tanem… Ak gerdanına şarkılar dökülecek, yeşil zeytin gözlerine methiyeler düzülecek, canım, her şeyim. Sen gelmeden bir gün önce, Onur’un, İzmit’in tepelerinin ardında gizlenmiş evine uğradım da, köpeklerine koklata koklata bulduğu mantarları, senin ne olduğunu soracağın sihirli baharatları ve el yapımı, büyülü şarabımızı aldım geldim. Tüm detayları bir bir gözden geçirdik, ne yapmam gerektiğini çok iyi anlattı bana. “Gözyaşın hazır mı?” diye sordu, henüz hazır değildi. Ben on gündür, senin bana geleceğini bildiğimden beri, çıkıp mahallenin çocuklarıyla top oynadım, esnafla sohbet ettim, dünyanın en mutlu erkeğiydim de kavgaları ayırdım, küsleri barıştırdım, nasıl ağlayabilirdim… Ama gerekiyorsa yapacaktım, tek eksik, yemeğin sihrini tamamlayacak olan, senin için dökmem gereken bir kaç damla yaştı. Fazlasını dökmemiş miydim zaten? Medcezirleri durdurmuş, çekilen okyanusları eski haline, kuruyan nehirleri eski coşkunluğuna döndürmemiş miydim? Şimdi de yapabilirdim, bir kez daha, ikimiz için.

Sabah erken uyandım, duş aldım, en sevdiğim şarkıyı açtım, mutfağı şöyle bir toparladım. Onur’un yazdığı tarife harfiyen uyarak yemeğimizi hazırlamaya başladım. Saat yaklaşıyordu, terlemiş miydim? Bir kez daha duşa girdim, dördüncü kez dişlerimi fırçaladım. Ah sen yokken ben ne kadar çok tütün sardım, dişlerimin sarılığı ondandır. Fakat mutluydum, hiç olmadığım kadar mutluydum ve bu yüzden yemek eksikti. Tuzu olmayacaktı bu yemeğin, ağlayamazsam tadımız tuzumuz olmayacaktı yine.

Onur’u aradım “abi ağlayamıyorum” dedim. “Ağlayamıyorsan, yeterince aşık değilsin demektir” dedi. “Lütfen” dedim, “şu senin koyunların gözlerinden gelip alsam ya bir tane?”, “Koyuna mı aşık etmek istiyorsun kızı” dedi. Stresim tavan yaptı, telefonu kapattım. Soğan doğradım, gözüme damlattım, limon kabuğu sıktım, parmağımı bastırdım. Zil çaldı, ağlayamamıştım. Son bir kez aynaya baktım, kapıyı açtım.

Karşımdaydın, kuş gibi… Ya da bir kuş yuva yapmıştı evin içine de şimdi fark etmiştim cıvıltısını. Yine rengarenktin, insanlığın hiçbir zaman göremeyeceği güzellikte bir ebemkuşağı peyda olmuştu evimin içine de dibindeki hazine sendin. Sana şöyle bir baktım, gülümsedim, gülümsedin, “İçeri geç yemeğin altı yanacak yoksa?” dedim, koşa koşa mutfağa girdim ve 627 günün sonunda seni karşımda görmenin mutluluğuyla, evet, bu defa mutlulukla gözyaşlarımı döktüm ben senin için yaptığım yemeğe. Artık eksik kalmamıştı, gerekli miktardaki aşkı da ilave etmiştik ve servise hazırdık.

İlk lokmanı alır almaz boynuma sarılmanı beklemiyordum elbette ama yemek bitip gittiğinde, kulaklarımda hala “Bir daha olmaz, denemeyelim bence” deyişin çalınıyordu. Hangi makamdan kurmuştun bu cümleyi böyle de Makber’den bile daha ölümcüldü. Boynumun acımayacağını ve annemin çok ağlamayacağını bilsem, bir kez daha asardım kendimi, üstüne oturduğun tabureyi, altımdan tekmeleyerek.

“Aşk, başlı başına bir büyü!”

Onur’u aradım ve durumu anlattım. “Olur öyle” dedi. “Nasıl olur abi?” diye haykırdım. Sakindi. “Yarın konuşuruz” dedi.

Yarınlar geçti, sen o adama geri döndün, fotoğraflarını Facebook’ta gördüm. Onur bana dedi ki;

“Sen bir sihirbazsın. Sen bir aşçısın. Senin elinden çıkan bir şey, onun midesine girdi, enzimleri kanına karıştı, gözyaşın, iç organlarına nüfüz etti. Sen elinden geleni yaptın. Elinden gelen buydu ve ortada büyü de sihir de yoktu. Mantarları pazardan almıştım. Şarap, ev yapımıydı ama saftı. Bir sihir vardı, o sihri de sen var ettin, ama bu onu ikna etmeye yetmedi” dedi.

Onur’a kızgın mıydım? Hayır, haklıydı. Köpeklerin eşeleyerek bulduğu mantarları, içine kimbilir hangi ölü hayvanın kanının karıştığı şarabı sana içirebilir miydim ki?

Binlerce martı havalandı. Kırlangıçlar benim de koltukaltıma yuva yaptı, annemin tülbentinden bir karınca düştü, adını sordum, seni söyledi, “onun aradığı aşk değildi ki” dedi. Şansıma küstüm. Deniz şöyle bir dalgalandı, içimde okyanuslar kabardı, ben çok üzüldüm. Annem hiç ağlamadı, ben her gün ağladım…