YERALTI GÜNCESİ Bölüm 8:Sera

ruhibirbanyo tarafından

“…Şu gizemli ışığın kaynağını keşfetmek için çıktığımız ilk yolculukta Resul Bey ile yalnızdım. Tünele olan korkum azaldığı için daha rahat hareket edebiliyordum fakat ikimizde de müthiş bir merak duygusu vardı oraya giderken…”

Gözlerimi açtığımda, yeniden yukarıdaki, tövbe ettiğim odadaydım. Başımda bizim berberin kalfası da dahil üç beş kişi toplanmıştı. İçerideyken artık ne olduysa bayılmışım. Ne olduğunu sordular. Pek az şeyi hatırlıyordum. Sanırım şeyhleri gülümseyerek, yüzümü okşamaya başladı. Ondan sonra baş dönmem iyice artmıştı ve gerisini hatırlamıyordum. Meğer bu müjdeymiş, tövbem kabul olmuş, hepsi hayırlı olsun dileklerini ilettiler, haftaya zikre de davetli olduğumu söylediler. Kendime gelince ayrıldım oradan. Gecenin serinliği yüzüme vurunca biraz daha ayılır gibi oldum. Hızlı adımlarla uzaklaşırken Resul Bey’i aradım. Acilen konuşmamız gerektiğini söyledim. Yarına bırakmak istedi fakat direttim, hemen buluştuk.

Olanları anlattım, sessizce dinledi. Bir şeyler söylemesini bekliyordum, bir süre düşündü, düşündü ve ardından “Hassan Sabbah’ı tanır mısın?” dedi. Zaten kafam karışıktı ve hala tam anlamıyla kendime gelememiştim, bir anda Ramiz Dayı taklidi yapıyor sandım adamı, iyice afalladım. Ama sorusunda ciddiymiş ve tekrarladı;

“Hassan Sabbah’ı ve fedailerini bilir misin?”

***

Şu gizemli ışığın kaynağını keşfetmek için çıktığımız ilk yolculukta Resul Bey ile yalnızdım. Tünele olan korkum azaldığı için daha rahat hareket edebiliyordum fakat ikimizde de müthiş bir merak duygusu vardı oraya giderken.  Benim evimden, tahmin ediyorum ki 500 metre filan uzaklıktaydı orası. Tünelin kavisli yolunu yavaş yavaş katettiğimizde ışığı fark etmeye de başlamıştık. Aslında burası, tünele çıkışı olan bir dükkanın deposu olarak kullanılıyor olabilirdi. O yüzden enteresan beklentiler içine girmenin de bir nedeni yoktu. Gidip bakacak ve ne olduğunu öğrenecektik.

Fakat öyle olmadı, yine bir aksilik çıktı karşımıza… Resul Bey kendini iyi hissetmediğini söyledi. İstiyorsa beni bekleyeceğini, zaten az bir mesafe kaldığını, yolun geri kalanını tek başıma da gidebileceğimi ifade ettim, ancak gelmekte diretti. Biraz daha yürüdüğümüzde, ben de yavaş yavaş başımın dönmeye başladığını fark ettim. Yüzyıllar önce, bu tüneller yapıldığında pek çok maksatla kullanıldığından, havalandırma sistemleri de vardı muhakkak, fakat geçen yıllar içinde meydana gelen depremler, toprak kaymaları ve inşaatlar nedeniyle, artık içeriye oksijen girmesini sağlayan kanallar tıkanmış olabilirdi. Böyle söylemişti Resul Bey… Aslında gayet mantıklı bir teoriydi bu, eğer kesif bir koku burnuma gelmeseydi…

Evet, şu şeyhi karşımda gördüğüm o güzel bahçede genzime işleyen kokuyu ilk kez, tünelde, ışık sızan koridoru incelemeye giderken duymuştum. Biraz daha gitme gayreti gösterdik lakin ömründe bir kez olsun başı dönmemiş ben, artık dengede durmada zorluk çekiyordum. Birkaç adım sonra ise Resul Bey yığılıp kaldı, devam edemeyeceğini söyledi. Mecburen geri döndük…

Bu olayın üzerinden daha birkaç gün geçmemişti ki Resul Bey arayıp yeniden geleceğini söyledi. Sinirlendim, orada her ne varsa, ciddi anlamda tehlikeli olduğu ortadaydı. Bu sefer temkinli davranacağını fakat istiyorsam yine de onlara eşlik etmek zorunda olmadığımı belirtti. Evet, bu defa Cihan’la birlikte geleceklerdi.

Gecenin bir köründe, yerin dibinde çıktığımız bu esrarengiz yolculuklar artık canımı sıkmaya başlamıştı. Resul Bey bu defa yanında gaz maskeleri ve ufak bir oksijen tüpü de getirmiş. Bunları görünce onu durduramayacağımı ve bu işten asla vazgeçiremeyeceğimi anladım. Biraz da şu gaz maskelerinin nasıl bir işe yaradığını merak ettiğimden, tekrar onlarla birlikte gitmeye karar verdim.

Kafamızda siyah gaz maskeleriyle, ürkütücü bir tünelde ilerlerken kendimi boktan bir bilgisayar oyununun içinde gibi hissettim. Açıkçası nefes almak biraz daha güçleşiyor maskeyi takınca fakat hiçbir şey hissetmiyorsunuz gerçekten de… Ne rutubeti ne de içeride yıllardır sıkışıp kalmış diğer pisliğin kokusunu engelliyormuş aletler. İlerledik, ilerledik, bu defa hiçbir sorun çıkmadı…

Işığın çıktığı koridora vardığımızda yanımıza bir de güneş gözlüğü almamız gerektiğini gördük. Zira içerisi, yüksek voltajlı ışık kaynaklarıyla doluydu. Floresanlar, spotlar, şu film setlerinde kullanılan ayaklı lambalar… Bunlar yetmezmiş gibi bir de her tarafa elektrikli ısıtıcılar koymuşlar, onların aydınlığı… Gözümüz bu parlaklığa biraz daha alışınca ve ışıkların yöneltildiği noktaya yaklaşınca, burada bildiğin sıra sıra manav kasaları ve saksılar bulunduğunu gördük. İlk başta bu kasalarda ve saksılarda yetiştirilen, ince uzun yapraklı bitkinin ne olduğunu anlamasam da, esrar olduklarını fark etmem uzun sürmedi. Her taraf boy boy esrar fidanı doluydu. Bazılarının cinsinin farklılık gösterdiğini yapılarından anladık, fakat buranın neye hizmet ettiği de ortaya çıktı böylece.* Ancak bir konu daha vardı…

Bu ufak çaplı seraya daha varmadan evvel, bizi korkutan bir ses duymuştuk. Yakınlarda fokurdayan bir şey vardı. Ya birileri bir şey kaynatıyordu ya da manyağın biri, bu karanlık tünelin ortasında nargile tüttürüyordu. Fakat kulak verdikçe, sesin de ışığın vurduğu noktadan geldiğini anladık. İşte bu cihazların ve esrar tarlasının hemen arkasında, gerçekten bir ocak vardı. Üzerine sıra sıra dizilmiş cam fanuslar içinde sular kaynamaktaydı. Bu işlere ilgi duyanlar, bong makinesini** de bilirler diye tahmin ediyorum, görmemiş olanlar içinde anlatmak gerekirse, özellikle yurt dışında esrar tüketmek çok kullanılan, nargile mantığıyla çalışan, genellikle camdan yapılmış bir tüptür. İşte buna benzer tüpler vardı ocağın üzerinde, fakat boyları olması gerekenden neredeyse üç misli fazlaydı, ve normalde içinde biriken havayı çekmeye yarayan borular uzayıp gidiyor ve tünelin tepesindeki bir anaboruda birleşiyordu. Bu inanılmaz sistemin ne için kurulduğunu ilk bakışta anlayamamıştık. Büyük boru da bir duvardan geçerek, tünelden ayrıldığı için, ne için kullanıldığını o an çözmemize imkan yoktu. İşte bu yüzden şaşkınlık içerisinde geri döndüğümüzde, Resul Bey, altında bulunduğumuz noktayı hesap etmiş ve beni, önce büyük bir uyuşturucu çetesi olduğunu sandığımız adamların işlettiği otoparkın karşısındaki çay ocağına nöbetçi olarak dikmiş, ardından da cemaatin içine sokmuştu.

***

“Hassan Sabbah’ı ve fedailerini bilir misin?”

Aslında bu soruyu işitir işitmez, Resul Bey’in konuyu nereye bağlamak istediğini anlamıştım, fakat bu kurgu bana o kadar fantastik geliyordu ki, böyle bir şeyin parçası olabileceğim ihtimalini dahi varsayamıyordum. Düşünceli tavrımı görünce, hala anlamadığımı sanmış olacak devam etti; “Yeni fedailer kazanmak ve onları kendine sımsıkı bağlayıp birer mürit haline getirmek için, Hassan Sabbah da Alamut Kalesi’nin dehlizlerine kurdurduğu suni bahçelerde, kurbanlarını esrarlı bir atmosfere sokar ve ardından ortaya çıkardığı birbirinden güzel kızlarla onları cennette olduklarına ikna ederdi.” Benim şanssızlığım, karşıma güzel kızlar yerine, nur yüzlü bir adamın çıkmasıydı. Bu akıl dışı teori, ne yazık ki elimizdeki tek senaryo idi. Saçma bulsam da şimdilik böyle olduğunu farz edecektik. Ne yapacağımıza tam olarak karar verene dek, ben de üzerime şüphe çekmemek için derneğe gitmeye devam ettim. Epeyce dini sohbete katlanmak zorunda kalsam da neyse ki herhangi bir zikr ayinine iştirak etmeden sıyrıldım bu işten. Zaten topu topu birkaç hafta sürdü. Asıl saçmalık, bu virane tünellerde bir değil, bambaşka işlere hizmet eden ikinci bir ışık setinin daha karşımıza çıkmasıydı…

*İnternette bir benzerini bulduğum, kapalı bir esrar serası

sera

**Basit bir bong makinesi

bong