YERALTI GÜNCESİ Bölüm 10:Tüneldeki adamlar

ruhibirbanyo tarafından

“…Bir gece, yine tuhaf seslerle uykum bölünmüştü. Ancak bu kez sesler evin altından değil, üstünden geliyordu. Gözüm karanlığa alıştığında, penceremin önünde bir karartı olduğunu fark ettim…”

Şu fotoğrafçı tarafından bize bırakılan cd’yi izledikten sonra epeyce bir süre kendime gelemedim. Daha önce de söylediğim gibi her konuda mantık arayan bir yapım vardır ve ucundan kıyısından prodüksiyon işlerinin de içindeyim. O yüzden, bu görüntülerdeki adamların oraya sonradan yerleştirildiğine dair bir kıllanma yaşadım. Lakin bunu inceleyecek uzmanlıkta da değilim ve görüntüler fake bile olsa asla bir amatörün elinden çıkmadığı belliydi. Zaten bir insan, neden böyle bir işle uğraşsındı ki?

Kafanızda daha iyi canlanması açısından detaya da gireyim biraz; Resul Bey, Cihan ve ben, bu stüdyonun alanına ve dolayısıyla da gizli kameranın kadrajına girdiğimizde, ilk birkaç dakika boyunca her şey normal gidiyor. Sağa sola bakınıyoruz filan. Tam şu çöp poşetlerini Cihan’ın bize gösterdiği anda ise bir adam beline kadar giriyor görüntüye. Bu da normal, diyelim ki arkamızdan biri geldi ve duymadık. Biz orada oyalanırken ve konuşurken, iki kişi daha geliyor herifin yanına ve bu üç kişi tamamen dalıyorlar görüntüye. Üstelik gizlenmiyorlar, hareketsiz değiller, dolaşıyorlar ortalıkta. Görmememize imkan yok yani… Ve yavaş yavaş, diğer gelenlerle birlikte toplam 8 veya 9 kişi(tam sayıyı çözemedim, arasıra çıkıp tekrar giriyorlardı bazıları görüntüye) hemen dibimizde, açıkçası bizimle de fazla ilgilenmeden, öyle takılıyorlar. Takılıyorlar diyorum çünkü davranışları da pek normal değil bunların. Bir tanesi bir anda taklalar atmaya başlıyor mesela, başka bir tanesi bir diğerini dövmeye başlıyor. Acayip hareketliler ve saçma davranışlar sergiliyorlar. Sonra biz geri dönüyoruz, adamların arasından geçip, çıkıyoruz kadrajın dışına. Adamlar hala oradalar ve aynı garipliklerine devam ediyorlar. Beş dakikadan fazla da onların bu halleri var cd’de, hatta bunlar kameranın da farkındalar, bir ara tam önüne geçip gülmeye, dans etmeye başlıyorlar ve hatta içlerinden bir tanesi, objektifin dibine kadar gelip dilini çıkarıyor, gözlerini şaşı filan yapıyor. İlginç bir anektod daha; bu son adamı Kunter zannetmiştim ben. Zira yüzünde bir yanık lekesi vardı bunun da ve inanılmaz tanıdık geliyordu suratı, fakat dikkatli izleyince o olmadığını anladım. Sonra bir şey oluyor ve aniden koşarak çıkıp, uzaklaşıyorlar oradan. Burası çok merak uyandırıcı gerçekten, çünkü sanki o an bizim göremediğimiz ani bir duruma tepki veriyorlar ve kaçmaya başlıyorlar.

Her neyse, durum bu işte… Şimdi bu aşamadan sonra bana kalsa, o kapağın üstüne çimento döker, konuyu sonsuza dek kapatırdım. Resul Bey’e göre ise fethedilmesi gereken bir kale daha vardı. Görüntüler hakkında ne düşündüğü sorduğumda “bakacaz ona, dur hele” diyordu. Bu kadar soğukkanlı olmasına şaşıramıyordum bile, çünkü ondan beter Cihan vardı. Onu kapatsan, gece oraya yatak yorgan serer uyurdu.

Böyle bir işe, Derya’yı, hiçbir şey anlatmadan sokamazdım tabi ki… En başından başladım anlatmaya, ilk duyduklarına şaşırsa da, son olaylara inanmadı haliyle. Görüntüleri ona da izlettim. Korktu sanırım bir miktar. Yani sadece habercilik gazıyla onu bu işe sokamazdık, ayrıca Resul Bey de konunun basına yansımasını kesinlikle istemiyordu. Bu yüzden Derya’ya, fotoğrafçıdan alacağı maaşın üç katı kadarını da Resul Bey ödeyecekti ve Derya, beni de şaşırtarak, işi kabul etti. Gitti, görüştü fotoğrafçıyla ve birkaç gün içinde iş başı yaptı.

O günlerde olan ilginç bir gelişmeyi daha aktarıp, bu bölümü kapatayım… Dikkatli okuyucular, parçaları birleştirmeye başlayabilirler yavaştan…

Bir gece, yine tuhaf seslerle uykum bölünmüştü. Ancak bu kez sesler evin altından değil, üstünden geliyordu. Gözüm karanlığa alıştığında, penceremin önünde bir karartı olduğunu fark ettim. Daha önce de bahsettiğim gibi, bodrum katında oturuyorum ve bu açıdan insanların yalnızca bellerine kadar olan kısımlarını görebiliyorum. Fakat, oradaki form biraz daha farklıydı. Parmak uçlarıma basa basa pencereye doğru yaklaştım. Biri, hemen camın önüne çökmüş oturuyordu. İyice dikkat edince, bunun Kunter’den başkası olmadığını gördüm. İbine, yanık suratı ve faltaşı gibi açılmış o bembeyaz gözleriyle, yine gelmiş ve benim evimi bulmuştu. Sokak lambası da adamın yüzündeki lastik gibi gerilmiş ve darmadağın olmuş deriyi öyle bir aydınlatıyordu ki sormayın…

Korkumdan yaklaşamıyordum ben de pencereye, sonuçta adamın ne tepki vereceğini bilmiyorsun. Hatta hareket bile etmiyordum odanın içinde, varlığımı hissetmesin diye. Derken yan taraftan bir ses geldi, bir kapı açılmıştı, onu duyunca Kunter ayağa kalkıp koşa koşa gitti. Sonra kapı kapandı, bu Nimet Teyzenin kapısıydı… Belinden yukarısını göremediğim, fakat pantolonu ve ayakkabılarından ötürü erkek olduğunu anladığım biri, evden çıkıp gecenin sessizliğine karıştı gitti. Nimet Teyze’nin evinden, gecenin üçünde kim çıkabilirdi ki?

Ertesi günlerin birinde, bir gündüz vakti Cihan tüneldeyken, anlattıklarından anladığımız kadarıyla, suratı yaralar içinde olan bir adamla karşılaşacak, fakat adam onu görünce hiçbir şey demeden koşarak kaçıp kaybolacaktı. Bu Kunter olabileceği gibi, bize verilen cd’de izlediğimiz adamlardan biri de olabilirdi… Hakkaten bunlar kimdi!