YERALTI GÜNCESİ Bölüm 11:Snuff Filmler Kuşağı

ruhibirbanyo tarafından

“…Klasör içinde klasör çıktı karşımıza. Aradığımızı bulmamız saatler sürdü, akşam olmuştu…”

Arkadaşlar, oturup bütün yazdıklarımı baştan okudum, sonra da kaba bir hesap yaptım, birkaç bölüm sonra bitecek muhtemelen bu seri, lakin geldiğimiz noktada henüz hala ortaya çıkmış, sizi de işin içine dahil edip, tahmin yaptıracak kadar fazla ipucu yok. O yüzden kartlarımı daha açık oynayacağım bundan böyle.

2009 yılında başlayan bu olaylar zinciri, halka halka uzamış ve 2010 yılına girmiştik. Yeni yılın ilk ayında, sonuca yaklaştığımı hissettiren önemli gelişmeler yaşandı;

Derya’nın fotoğrafçıda geçirdiği ilk haftalarda hiçbir bulgu elde edemediysek de, varlığını öğrendiğimiz, fakat herifin kimseyi sokmadığı bir odası vardı dükkanın arka kısmında. Muhtemelen, aradığımız şey orada gizliydi ve Derya, sonunda kısa süreliğine de olsa odaya girmeyi başarmıştı. Gerçi çok kurcalayamamış eşyaları ama bir fotoğraf çekmiş, getirdi bize. Odanın duvarında, tam başköşede, Atatürk portresi gibi asılı duran bir fotoğraf vardı. Şimdi bu fotoğraftaki oruspu çozuğu zanım evladımızın kim olduğunu söylemeyeceğim. Adını da vermeyeceğim, isteyen arar bulur. Fakat odada resmi asılı olan kardeşimiz işte buydu;

manson

Birebir aynı fotoğrafı mı koydum emin değilim ama buna benzer siyah-beyaz bir kareydi o da… Şimdi bu adamın tipinden Türk olmadığını anlamıştık biz, o yüzden acaba eşi dostu mu, akrabası filan mı diye şüpheye düşsek de yaptığımız aramalar sonucunda kim olduğunu öğrendik. Fakat yine de İzmit’teki bir dükkanın içinde neden fotoğrafı asılıydı anlam veremedik.

O günlerde, her gelenin fark ettiği pis bir koku peyda olmuştu evin içinde. Bodrum katında oturmamdan mütevellit, rutubet kokusudur dedim geçtim. Zaten düşününce, şu eve taşındım taşınalı başıma gelenler normal bir insanın kabulleneceği durumlar değildi ve inceden taşınmayı aklıma koymuştum. Henüz kimseyle paylaşmasam da bu fikrimi, yakın zamanda ev araramaya başlamak için niyetlenmiştim.

Bir gün, nereden döndüğümü hatırlayamayacağım şimdi, geçmiş zaman, evin yakınlarındaki bir sokakta bir kalabalık gördüm. Nedir ne değildir diye yaklaştım olay mahalline, esnaf dükkanlarından çıkmış, millet pencerelere toplanmış. Gittim, aralarında ağzı yüzü kan içinde kalmış bir herif oturuyor. Sonradan, konuşmaları da dinleyince hatırladım, simitçi bir çocuktu bu. Millet su veriyor buna, ağzını yüzünü yıkıyor ama eleman da tam anlamıyla anlatamıyor derdini. Korkudan panikten değil, bilen bilir, her şehirde böyle mi bilmiyorum ama İzmit’teki simitçi tezgahları, belediye tarafından engelli vatandaşlara tahsis edilmekte yalnızca. Bu arkadaşın görünüşte bir falsosu yok ama kafa biraz gidik anladığım kadarıyla, konuşmaları da normal değil. Zaten o kadar dayak yemiş, tek derdi giden telefonu. Biri bunu dövüp, telefonunu çalmış, o kadarını anladım. “Ulan sakat çocuğu dövüp, telefonuna mı göz koymuşlar, ne biçim insan bunlar” diye, laf olsun diye söylendim. Kalabalıktan biri de dönüp, “zaten yapan da normal değil, bunun gibi” dedi bana. Sonradan öğrendim ki mahalledeki ilköğretim okulunun karşı köşesinde simit satan Vural adındaki bu delikanlıyı döven ve telefonunu çalan Kunter’den başkası değilmiş. Hayır, zaten kıllanıyordum heriften, iyice korktum, çünkü bana da sarabilir her an, evimin yakınlarında dolaşıp duruyor. Neyse…  Simitçi de “bulun onu, bulun onu” diye ağlayıp zırıldırıyordu, telefonunun derdine düşmüş fukara. Ben o kalabalığı terk edip eve yöneldim.

Aynı gün değil, başka bir gün eve girdiğimde, salonun tam ortasında bir fare gördüm. İbne fare beni görünce kaçmadı bile, öyle de normalleştirmiş durumu kendi iç dünyasında. O güne kadar korkmasam bile tiskindiğim bir hayvandı lakin artık durum canıma tak etmişti, ayakkabı çekeceğini kavradığım gibi ya allah çekerek üzerine koştum farenin. Tabii bu fevri tepkim karşısında tırsmış olacak ki kaçtı gitti hayvan, çekyat gibi bir şey vardı onun altına girdi. Fakat savaş baltalarımı çıkartmıştım bir kere, hem bizde çekilen silah patlamadan yerine konmazdı. Tuttuğum gibi sürükledim çekyatı yan tarafa, duvardaki çatlağı takip ettim ve zemindeki deliği keşfettim. İbnenin yuvası burasıydı. Yapılacak iş belliydi, bir şekilde tıkayacaktım o yuvanın ağzını, kapısını sonsuza dek üzerine kitleyecektim o mahlukun. Gözüm delikte, gittim eski gazetelerden bir kaç sayfa aldım, yuvarladım kağıtları. Fakat tıkamadan önce, neden bilmiyorum, sanırım deliğin derinliğini ölçmek için, fenerle aydınlatıp bir göz atayım dedim içine. Bakmaz olaydım! Evin neden koktuğunu, o lanet aromanın kaynağını buldum…

Fenerin aydınlattığı delikte gözüme çarpan bir çıkıntı vardı, fakat ilk bakışta ne olduğunu anlayamamıştım. Biraz daha kafamı yaklaştırınca, o gerçeği idrak ettim! Karşımda, yavaştan kararmaya başlamış bir insan parmağı duruyordu. Boyut itibariyle, bunun serçe parmak olduğu kanısına vardım. O esnada çalan telefonumun ekranına baktım, arayan Derya’ydı, ne yapacağımı bilmiyordum. Önce operasyonu sonlandırmaya karar verdim. Top haline getirdiğim gazete kağıtlarını sıkıştırdım deliğe, kesmedi, gittim bir de koli bandıyla üzerinden geçtim deliğin. Sorun ortadan kaybolmamıştı, evimin duvarındaki bir boşlukta bir insan parmağı duruyordu, fakat geçici olarak problemi ötelemiştim. En azından yine ağzında insan kulağı taşıyan bir fare görmeyecektim uyanır uyanmaz.

Sonra Derya’ya döndüm. Evdeysem geleceğini söyledi. Yarım saat sonra geldi, yüzü gülüyordu. “Sana bir süprizim var” dedi ve çantasından diz üstü bilgisayarını çıkardı. Bizim fotoğrafçının elinde gördüğü bir harici harddisk varmış ve herif dükkanda yokken sonunda onu ele geçirmeyi başarmış. İçindeki dosyaları hemen kendi bilgisayarına atmış.

Açtık yüzlerce gigabyte’lık klasörü. Bir sürü vesikalık ve başka normal fotoğraflar vardı. Klasör içinde klasör çıktı karşımıza. Aradığımızı bulmamız saatler sürdü, akşam olmuştu. Sonunda açtığımız bir video dosyasına Derya “aa bu ne bee!” diye tepki verecekti…

Görüntüde yalnızca bir kadın vardı. Ağzını açmış bekliyordu öyle. Göğüsleri gözükmese de omuzlarının biraz altına kadarı görülüyordu videoda. Muhtemelen çıplaktı. Porno filmlerin son sahnelerini andıran bir pozisyonda duruyordu kadın. Gülümsedik, herifin porno arşivini bulduğumuzu düşünmüştük ilk başta. Sonra yavaş yavaş bir şey düştü kadının suratına, büyük, kahrevengi, pis bir şey. Yavaş yavaş zoom out yaptı kameraman, bu kez kadını boydan gördük, bir de adam… İkisi de çırılçıplak… Adam, kadının ağzına……… bildiğiniz sıçıyordu. “Oha sapık” dedi Derya iğrenerek ve fotoğrafçıyı kastederek, “hayır, duvarlara bak!” dedim ona sanki bileceğini düşünerek. “Ne var?” dedi, evin duvarlarına filan baktı. “Aşağıda çekilmiş bu” dedim, “bizim tünelde!”…

Filmin devamı klasik bir porno film düzeyinde geçiyordu, hatta porno dozu o kadar fazla değildi bile, kadın bok içinde kalmıştı yalnızca. Filmi kapattık, klasörde daha nereden baksan 25-30 dosya vardı. Derya’ya baktım, pek izlemek istiyor gibi gözükmüyordu. Yine de ikinci dosyayı tıkladım… Açıldı…