YERALTI GÜNCESİ Bölüm 14:Deliler Evi

ruhibirbanyo tarafından

“…Hava sıcaktı ama elim ayağım buz kesmişti. Moralim bozulmuştu, yaşanmış mıydı gerçekten bunlar? Tamam Bahtiyar Dayı’nın da aklı tam başında değildi ama bu kadar da uyduruyor olabilir miydi? Hava kararmıştı, bu düşünceler içinde eve döndüm. Fakat her şey yeterince kötüleşmemiş demek ki daha da boktan şeyler oldu…”

Güzel ve güneşli bir gün Derya, Resul Bey ve ben, Bahtiyar Dayı dedikleri tatlı ihtiyarı, İzmit Çınarlı Camii’nin kıraathanesinde bulmuştuk. Derya yanında ses kayıt cihazı getirmiş, onu çalıştırıp masaya koydu adamın yanına oturduğumuzda. “Ondan bende de vardı, pili aktı içine, bozuldu…” dedi Dayı. Çay söyledik, çayları getiren garsona “Bu İsmet’in oğlu değil mi? Şehit düşmemiş miydi o askerde?” dedi beni göstererek. Adamın kafa gidikti.

Adam rahat seksenin üzerinde vardı, dolayısıyla Resul Bey, yaş itibariyle kendisine daha yakın olduğundan havadan sudan muhabbet ederek, ilk yabancılığı ortadan kaldırmaya çalıştı. Dayı durup durup Derya’ya “Ee çıkardın madem radyonu, aç da türkü dinleyelim” diyordu. Anlaşmak zordu Bahtiyar Dayı ile…

Nerelisin, nerede oturuyorsun, kaç yıldır oradasın, aa bak bu çocuk da orada oturuyor(beni göstererek), o mahallede bir olay yaşanmış galiba, Kurttekinler varmış anlatıyor herkes diye diye konuyu bağladı sonunda Resul Bey… Dayı bir anda durdu son söz üzerine… Ve sonra;

“Kurttekinler mi? Hala burnuma gelir o dumanın kokusu…”

***

“1975 senesi mi neydi işte… Sormayın bana o kadar. Daha o zaman kaç tane deli vardı ki buralarda? Gerçi İzmit’in delisi meşhurdur ya, bizim mahalleye gelmemişti hepsi ilk başta. Kurttekin Sokağı var ya işte orda, Kurttekin Çıkmazı da diyorlar, gidip görmediniz mi siz orayı? Gerçi şimdi apartman hep zaten, bir şey göremezsiniz. Viraneydi eskiden. Bir ev vardı, Ermeni bir kadından kalmış. Çoluğu çocuğu yoktu herhalde, kaçmış gitmiş, ev boş.  Mahalledeki bir iki evsiz barksız da mesken edinmiş orayı kendine, kimseye zararı yok gariplerin. Zaten şimdiki gibi tinerci, gaspçı yoktu ki o zamanlar… Şimdi olsa o eve kapkaççı da girer, terörist de girer. O zamanlar bunlar yaşardı, iki bilemedin üç tane. Biz de bakardık bunlara, konu komşu ekmek verirdi, erzak verirdi, eskimiş elbisesini verirdi. Derken derken, o iki üç oldu, üç beş oldu, beş on oldu. Ama hepsi de kalmıyordu yani, öyle kimsesizler yurdu gibi değildi. Soğukta üşüyen, başka yer bulamayan, aç kalan gelirdi. Ama sayıları artınca rahatsız da oldu tabi mahalleli. İçlerinde aklı başında olmayanı da var çünkü. Bunlar oraya doluşunca, mahalleli de o sokağa girip çıkmamaya başladı, zaten gidecek bir yer yoktu ordan, meydan iyice bunlara kaldı. Millet elini eteğini çekince, belediye getirmiş bir sürü adam koymuş oraya, toplamışlar getirmişler her yerden delileri, evsizleri, yığmışlar oraya. Bizim oğlan da giderdi işte oralara. Benim oğlan vardı, menenjit geçirdi üç aylıkken, yaşamaz dediydi doktorlar, ondan önceki ikisi de yaşamadı zaten, ona Allah ömür vermiş demek ki, o kurtuldu… Ama normal değildi işte, tuhaf çocuktu, ilkokula başladığında öğretmeni çağırdı beni okula, ‘sizinki diğerleri gibi değil, boşuna yollamayın’ dedi. E aldık biz de napalım… Kaçıp kaçıp oraya giderdi. Mahalleliyle anlaşamıyor ki yavrucak, orada arkadaş bulmuş kendine. İlk başta kızdım, dövdüm ama zararı da yoktu, saldık sonra. Akşamları da gelirdi evine, öyle deli değildi benimkisi canım, aklı çalışıyordu yani. O muhtarın orada oturanlar vardı, insan kendi çocuğunu başından atar mı, onlar yollamışlar, kendileri bırakmış mesela. Sırf konuşamıyor, laftan anlamıyor diye, ne insanlar var. Ben hiçbir ihtiyacını eksik etmezdim oğlanın. Derken dedikodu çıktı, neymiş, burada kalanlar hırsızlık yapıyorlarmış… Allah şahit, ben hiç görmedim, ama olabilir, bunları Allah böyle yaratmış, hemen kovalamak mı lazım. Bakılırdı çaresine. İyice huysuzlandı millet. Gerçi belediye de tuttuğunu getirince o ev yaşanacak gibi bir yer olmaktan çıktı. İçeriye hayvan sokmuşlar, leş gibi köpek pisliği kokuyordu önünden geçerken. Afedersiniz- kendileri de içeriye işeyip sıçmaya başlamışlar galiba. Ama yine de zararları kendilerineydi bana kalırsa. Sonra bir gün o pastanecilerin kızı çalınmış. Ara ara bulamadık kızı. Recep’in kızı, pastanecinin. Kaç sene evvelsi hatırlamıyorum şimdi, ama ufacık kız. Derken biri çıktı dedi ki ‘Ben Kurttekin’in orada gördüm onu’. Heralde öyle demişti yani. Ama artık o laf nasıl döndüyse, bir anda herkes çıktı evinden, ben de işteydim, çıkıp toplanmışlar buranın önünde. Deliler de korkmuşlar, kapatmışlar kapıları. Sonra bir laf daha çıkmış, kızı kaçıran bu delilerden biriymiş, afedersin ırzına geçmişler kızın evde diye.  Yaa olabilir mi böyle bir şey? Delilik başka, canilik başka… Ama millete anlatamıyorsun artık, tepesi atmış herkesin, kendi çoluğunun çocuğunun korkusuna düşmüş. Ben işten bir geldim, sokakta kimse yok, sonra duydum bunu, bir koşu gidersin eve, sordum hanıma, bizim oğlan ortalarda yok, gittim vardım eve, evi taşlıyor millet, zaten cam çerçeve kalmamıştı artık, duvarlar çökecek neredeyse, laf dinleyen yok. Ötekiler de evin içinden döşemeleri söküp dışarı atıyor, e hadi onun aklı çalışmıyor ama sen nasıl anlamadan dinlemeden…tel allaam, cehalet mi ne dersen de artık. Ben delirecem ama, oğlanı bulamıyorum, derken bir duman tütmeye başladı evin arkasından, ateşe vermişler evi. Hala kulaklarımdadır, çığlık çığlığa çırpınıyor içeridekiler. Her yeri aldı bir duman, cehenneme döndü ortalık, kıyamet yeri gibi. Pencereden atlayanı mahalleli taşlıyor bu sefer, ikisi üçü atladı, linç ettiler oracıkta. Kız o esnada bulunmuş meğerse ama dinleyen yok, ok yaydan çıkmış, artık itfaiyeye haber veren oldu mu bilmiyorum ama şimdiki gibi değil ki, çok sonra geldi oraya devlet. Benim zaten aklım başımdan gitmiş, çocuk yok, evin içinde mi bilmiyorum, orada kalabalığı yarmaya çalışırken, bir ses duydum ‘baba’ diye, zaten fazla da laf bilmezdi benimki, bir baktım pencerede bunu gördüm, koştum, açtım kucağımı atla dedim, ama korkusundan atlayamıyor yavrucak, iyice de duman aldı ortalığı, gözden kayboldu yine. Ya allah deyip daldım evin içine ama ben de boğulacam artık, öyle bir duman var, suratımı tuta tuta dolaşıyorum odaları ama göz gözü görmüyor ki, birilerine çarptım ettim, sonra baktım bunların hepsi aşağıya inmiş, ev çöktü çökecek zaten, indim peşlerinden, bir kapak var içine girmeye çalışıyorlar. O zamanlar her evin altında bir geçit olurdu burada. Mantar filan ekerdik, karanlık, rutubetli bir yola çıkardı, kullanılmayan. Orayı keşfetmiş meğersem bunlar da, girip kurtulmaya çalışıyorlar ama patır patır düşüyorlar nefessizlikten, kapak açılmamış meğersem, sıcaktan mı tutamadılar, orası çöktüyde de sıkıştı mıydı bilemiyorum görmedim o kadar. Zaten sıcaktan durulmaz oldu içerisi, alevlerin aydınlattığı kadarıyla görmeye çalışıyorum ben yolumu ama bulamadım bizim oğlanı, derken başka bir yavrucak çarptı gözüme, dedim ki hem kendimi kurtarayım hem o sübyanı. Aldım kucağıma çıktım, o da yanmış epeyce zarar görmüş. Benim oğlan gitti orda. Mahalleden başkalarının da canı yandı ama, Sezer vardı, o da gitmiş, Yakup Bey vardı eski muhtar, onun oğlan vardı Zeki, o gitmiş, ne işleri varsa işte, çok zekiydi onun oğlu aslında, tahsilliydi de ama güvercincilik mi ne yapıyormuş çatısında, yangında kalmış meğer, Nimet Hanım’ın büyük oğlan gitti, o bi gitti zaten, kadını akıl hastanesine yatırdılar kaç sene, çünkü acısına dayanamadı, Refik de öldü ya oğlandan altı ay sonra. Kolay mı? Akraba evliliği yapmışlar, iki çocuk da sakat onların, neyse ki düzeldi kadın da geldi, kızları sahipsiz kalmadı en azından. Oradan -bak yalan olmasın- otuza yakın leş çıkardılar ama anlaşılmıyor ki artık kül olmuş her yer. Cesetler de kül olmuş, öyle saydıydık yani, otuzu bulduydu. Ben oğlanı orada da bulamadım, kapkara olmuş her şey, rastgele gömdük birini. Ama sonra nooldu, depremde göçük olunca, evlerden birinin altından yol çıktı o tünele açılan, tarihi eserciler geldiler Hollanda’dan bakmaya, kül olmuş iskeletler var. Biz o o zaman anlayamadıydık işte ama demek ki içeriye girenler de olmuş, fakat onlar da alevden kurtulamamışlar ki, içerde yanmış onlar da. Bir o çocuk kurtuldu benim bildiğim kadarıyla, benim kurtardığım. E zaten geziyor o hala ama tanır mı tanımaz mı beni ben de bilmiyorum, geliyor yanıma ama…. Yüzü tutuşmuştu onun, Kunter, gelir bazen. Her şeye rağmen, hala onu da istemez mahalleli burada. Ulan katil, herkes katil bu mahallede. Gerçi yarısından fazlası taşındı gitti ya sonra… Bir biz kaldık, yarası olmayanlar, gocunmadık biz, bizim ne suçumuz var… Ha siz peki niye yayıldı öyle diyecek olursanız, hala arasıra evlerin altından sesler duyarmış insanlar belirli zamanlarda, ee duyulur tabi, ben inanırım öyle şeye, duymadım ama inanırım, ne de olsa kaç fukara diri diri yakıldı orada. Haftalarca kokusu gitmedi mahallenin, yanık et koktu evlerimizin içi. Oradan da sesler gelirmiş işte. Duyanlar var, ben duymadım ama duysam da korkmam. Benim çocuk da içlerinde ne de olsa, bana zararı dokunmaz onların. Gören de var derler, yok aşağıya inen bir herif görmüş de aklını yitirmiş, hala yanıyorlarmış hesapta. Eskiden mantarcılık vardı buralarda, şimdi kimse inemez ama aşağıya korkusundan. Eee eden bulur, öyle canilik yaparsan, inemezsin tabi. Kurttekinler mi dersin, Kurttekinliler mi bilmem ama onlar bunlar…. Şu radyoyu aç da türküleri dinleyelim kızım, çok konuştuk…. Ezan okundu mu duydunuz mu? Benim kulaklar duymuyor artık hiç…”

***

Hava sıcaktı ama elim ayağım buz kesmişti. Moralim bozulmuştu, yaşanmış mıydı gerçekten bunlar? Tamam Bahtiyar Dayı’nın da aklı tam başında değildi ama bu kadar da uyduruyor olabilir miydi? Hava kararmıştı, bu düşünceler içinde eve döndüm. Fakat her şey yeterince kötüleşmemiş demek ki daha da boktan şeyler oldu.

12’yi geçmişti yatağa girdiğimde. Tam uykuyla uyanıklık arası, o en tatlı alemde, uyandırıldım. Ara sıra sesler duymaya devam ediyordum geçen zaman zarfında, lakin, artık hikayesini de bildiğim için daha da tahammül edilemez olmuştu. Gözlerimi açtım, bir tuhaflık vardı… Sesler bu kez çok daha yakınımdan geliyordu. Sanki hemen altımdan. Kulak kabarttım iyice. Yan odanın altındaydılar sanki. İlk kez bu kadar yakınlaşmıştık. İyice yorgana gömülmüş ve kaskatı kesilmiştim. Sonra…. Güm güm diye metalik bir ses işittim. Birisi kapağa vurdu. Donakalmıştım, hala vuruyordu, güm güm güm… Şimdi olsa koşa koşa yan odaya gider, o kapağın üzerine, evdeki en ağır eşya neyse koyardım. Ama o an, kımıldayamıyordum bile. Sonra kapağı zorlamaya başladıklarını anladım. Zira halının kayma sesi geliyordu kulağıma. Kapağı açmak için zorluyorlar, onun gacırtısı, halının sürtünme sesine karışıyordu. Ağlamaya başlamıştım. Hırsız gelse uyuyor taklidi yaparsın, haydi buna da yap ama artık ben hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Derken kapak kurtuldu sanırım, gıcırtılar bitti. Evin içinde ayak sesleri duymaya başladım. Sesler yaklaştı, nefes seslerini de işittim. Arkamı dönüp bakamıyordum, yorgana gömülmüş, gözlerimi sımsıkı kapatmış titriyordum. Hırıltılar duymaya başladım, hırıltılar… Aynı odanın içindeydik artık ve çıkardıkları o iğrenç sesi, hırıltıyı duyuyordum…

(Bir sonraki bölümde final yapıyoruz…)